8.Sınıf Üniteler

195
görülme

Makalede Neler Var?

1.Ünite: KADER İNANCI

*Kader ve Kaza İnancı

Kader: Sözlükte ölçü, miktar anlamlarına gelen kader, terim olarak Allah’ın evrende olacak olan her şeyi belli bir ölçü, düzen ve uyum içerisinde önceden programlamasına denir.

Kaza: Allah tarafından önceden planlanan bu olayların zamanı gelince programa uygun olarak gerçekleşmesine kaza denir.

Örneğin; Bir insanın ne zaman doğacağının Allah tarafından önceden planlanması kader, zamanı gelince o kişinin doğması kazadır.

Allah’ın (c.c.) her şeyi bir ölçüye göre yaratması: Allah kainatta yer alan her şeyi bir plan, ölçü ve uyum içerisinde yaratmıştır. Bu ölçülü yaratılışın örneklerini hayatımızın ve yaşadığımız kainatın her alanında görmek mümkündür. Bu yaratılışta hiçbir düzensizlik ve dengesizlik görülmez. Dengeyi bozan insanlardır.

Evrendeki Ölçü, Düzen ve Dengeye Örnekler:

• Canlıların yaşamak için oksijen tüketmesi, bunun sonucunda karbondioksit açığa çıkarması, bitkilerin bu karbondioksiti kullanıp oksijen üretmesi.
• Denizlerdeki tuz oranının, deniz canlıları için uygun ve dengeli bir seviyede olması.
• Dünya ile güneş arasındaki mesafenin, dünyadaki canlıların yaşayabilmesi için en ideal uzaklıkta olması.
• Gezegenlerin ve yıldızların aralarındaki mesafenin, evrendeki dengeyi ve düzeni bozmayacak şekilde olması.
• Yağmurun belli bir ölçüye göre yağması.
• Gece ve gündüzün oluşması
• Ayın hareketleri sonucu gelgit olayının oluşması
• Ay’ın dünyaya olan uzaklığı
• Atmosfer tabakasının kalınlığı
• Dünyanın kendi etrafındaki dönüş hızı
• Canlıların solunum sırasında dışarıya verdikleri karbondioksiti bitkilerin fotosentez için kullanması ve bu fotosentez sonucunda oluşan oksijeni canlıların solunum için kullanması

Evrendeki Ölçü, Düzen ve Dengeye Kur’an’dan Örnekler:

“Gerçekten biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer suresi, 49. ayet)

“Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte)dir. Yıldızlar ve ağaçlar (Allah’a) secde ederler. Göğü Allah yükseltti ve dengeyi o koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahman suresi, 5.-8. ayetler)

“Her şeyi yaratmış, ona bir ölçü, biçim ve düzen vermiştir.” (Furkan suresi, 2. ayet)

“Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan odur. Her biri bir yörüngede hareket etmektedir.” (Enbiya suresi, 33. ayet)

“Gökleri yedi kat yaratan odur. Rahman’ın yaratmasında bir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görüyor musun?”(Mülk suresi, 3. ayet)

“Gökten bir ölçüye göre suyu indiren odur. Biz onunla (kupkuru), ölü bir memlekete hayat veririz…” (Zuhruf suresi, 11. ayet)

“O (Rabb) ki seni yarattı. Sana düzgün ve ölçülü bir biçim verdi.” (İnfitâr suresi, 7. ayet)

“Biz gökten belli bir ölçüye göre suyu indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk…” (Mü’minun suresi, 18. ayet)

“Güneş de yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, üstün ve bilen Allah’ın kanunudur.” (Yâsin suresi, 38. ayet)

“…Onun katında her şey bir ölçü (miktar) iledir.” (Rad suresi, 8. ayet)

*Evrendeki Yasalar

Fiziksel yasalar: Madde ve enerjinin oluşumu, değişimi, yapısı, hareketi ve maddeler arası ilişkiler ile ilgili prensiplerdir. Fiziksel yasalar deneye, gözleme ve araştırmaya dayalı olduğu için evrensel ve değişmez bir niteliğe sahiptir.
Fiziksel Yasalara Örnekler:» Suyun kaldırma kuvveti» Yer çekimi kanunu» Gök cisimlerinin hareketleri» Doğa olaylarının (yağmur, kar, rüzgar, deprem vb) oluşması» Suyun 100 derecede kaynaması» Gece ve gündüzün oluşması» Gök cisimlerinin birbirine olan mesafesi» Gök cisimlerinin yörüngelerinin olması”Onlara bir delil de gecedir ki biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de birden karanlığa gömülürler. Güneş de (bir delildir onlara) akar gider yörüngesinde. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın yaratmasıdır…” (Yasin suresi, 37, 40. ayetler)”Onun varlığının delillerinden biri de denizde dağlar gibi yüzen gemilerdir.” (Şûrâ suresi, 32. ayet)”Güneş ve Ay belirli bir hesaba göre hareket etmektedir.” (Rahman suresi, 5. ayet)

• Biyolojik yasalar: Canlıların yapısı, beslenmesi, korunması, gelişmesi ve üremesiyle ilgili yasalardır. Allah, canlıların yaratılışını ve yaşamlarını biyolojik yasalara bağlamıştır.

Biyolojik Yasalara Örnekler:

» Etle beslenen hayvanların çene yapılarının otla beslenenlerden farklı olması

» Develerin çöl iklimine uygun yaratılması

» Kuşların uçmak için kanatlarının olması

» Kutup ayılarının kalın kürklerinin olması

» Hayvanların bir kısmının yumurtlama, bir kısmının da doğum yoluyla üremesi

» Bitki tozlarının rüzgarlar sayesinde taşınması ve bu sayede bitkilerin birbirini aşılaması

» Balıkların suda solunum yapabilmek için solungaçlarının olması

» Bazı hayvanların hava ısınıncaya kadar kış uykusuna yatması

» Vücudumuzdaki sindirim ve boşaltım sistemi

“(Ey insanlar!) Biz sizi basit bir sudan yaratmadık mı? İşte o suyu, belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik, sonra da ona ölçülü bir biçim verdik…” (Mürselât suresi, 20, 23. ayetler)

“O, insanı alaktan (embriyodan) yarattı.” (Alak suresi, 2. ayet)

“Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karın üstünde sürünür, kimi de iki ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır.” (Nur suresi, 45. ayet)

• Toplumsal yasalar: Toplumsal olaylar arasında var olan sebep-sonuç ilişkisini gösteren yasalardır. Toplumsal yasalar ayrıca insanlar arasındaki ilişkileri ve etkileşimi ele alır. Allahü Teala toplumsal yasalardan Kur’an’da “sünnetullah” diye bahsetmiştir. Toplumsal yasaları bilmek ve bu yasalar doğrultusunda hareket etmek, insanların birbiriyle uyum içerisinde yaşamalarını sağlar. Bu da huzur ve güven ortamını beraberinde getirir.

Toplumsal Yasalara Örnekler:

» Sanayileşmenin artması ve tarımsal üretimin azalmasıyla köyden kente göçün hızlanması

» Eşitliğin olmadığı toplumlarda karmaşa yaşanması

» Gelir dağılımının adil olmadığı toplumlarda huzur ve barış ortamının bozulması

» Kuraklık sonucu göçlerin yaşanması

» Bireylerinin iyi bir eğitim aldığı toplumlarda huzur ve güven ortamının olması

“…Sen Allah’ın yasasında (sünnetullah’ta) hiçbir değişiklik bulamazsın…” (Fatır suresi, 43. ayet)

“Her toplumun (belirli) bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onu ne bir an erteleyebilirler ve ne de bir an öne alabilirler.” (A’raf suresi, 34. ayet)

“Onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmazlar mı?…” (Fatır suresi, 44. ayet)

*İnsanın İradesi ve Kader

Cüz’î İrade: Allah tarafından insana verilen sınırlı seçme özgürlüğüne cüz’i irade denir. İnsan akıl sahibi olduğu için düşünce, söz ve davranışlarında özgürdür. İyi ile kötü, doğru ile yanlış arasında tercih yapabilir.
Allah insanlara kutsal kitaplar ve peygamberler göndererek iyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı bildirmiş, ancak seçme-tercih etme konusunda insanı özgür bırakmıştır. İnsan akıl ve irade sahibi bir varlık olarak bu yaptığı seçimlerden Allah katında sorumludur. Örneğin insan alkollü bir şekilde trafiğe çıkıp kaza yaparsa bu yaptığı tercihten Allah katında sorumludur. Bu kaderdir diyerek sorumluluktan kurtulamaz.”Ona iki yolu (iyiyi ve kötüyü) gösterdik.” (Beled suresi, 10. ayet).”Kim doğru yolu seçerse bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur, kim de doğruluktan saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” (İsrâ suresi, 15. ayet)”Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.” (İnsan suresi, 3. ayet)”De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin…” (Kehf suresi, 29. ayet)➤ İnsanın tercih edebildiği ve bunun sonucunda sorumlu olduğu durumlar vardır. Örneğin; çalışmak, üretmek, hayırlı işler yapmak, güler yüzlü olmak, ibadet etmek veya bunların tersi…➤ İnsanın tercih hakkı bulunmayan ve dolayısıyla sorumlu olmadığı durumlar ise şöyle örneklendirilebilir; anne-babasının kim olacağı, hangi milletten olacağı, ne zaman doğacağı, ne zaman öleceği, cinsiyetinin ne olacağı, göz renginin ne olacağı…Küllî İrade: Allahü Teala’nın sınırsız dileme gücüdür. Allah’ın küllî iradesi her şeyi kuşatmıştır. O, bir şeyin olmasını dilediği zaman ona “ol” der, o da oluverir.İnsanın Özgürlüğü ve Sorumluluğu:• Bir insanın yaptığı davranışlardan, söylediği sözlerden Allah katında sorumlu olabilmesinin şartı akıl ve irade sahibi olmasıdır. Deliler ve çocuklar eylemlerinden sorumlu değildir.”Aklı olmayanın dini de yoktur” (hadis-i şerif)• İnsanın sorumluluğu ise gücü ile sınırlıdır.

“Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez.” (Bakara suresi, 286. ayet)

• Allah insana peygamberler ve ilahi kitaplar aracılığıyla kılavuzluk yapmış ancak onu din seçiminde özgür bırakmıştır.

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara suresi, 256. ayet)

“Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.” (İnsan suresi, 3. ayet)

*Kaderle İlgili Kavramlar

Ecel ve Ömür: Her canlının sahip olduğu yaşam süresine ömür denir. Ömrün bittiği zamana da ecel denir. Hayat ve ölüm Allah’ın takdirindedir ve O’nun belirlediği ilahî düzen içerisinde sürüp gider.

“Allah’ın izni olmadan hiçbir kişi ölmez. (Ölüm) belirli bir süreye kadar ertelenmiştir.” (Al-i İmran suresi, 145. ayet)

Bütün varlıklarda olduğu gibi insan ömrü de bir gün sona erecektir. Ömür bitince ecel gelir ve ölüm olayı gerçekleşir, kişi Rabb’ine döner.

“Her canlı ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut suresi, 57. ayet)

Hayır ve Şer: Hayır kelimesi “iyi ve faydalı iş”, şer kelimesi ise “kötü iş” anlamındadır. Hayır ve şer işlemek insanın kendi elindedir. Allah bu fiilleri insanın isteği doğrultusunda yaratır. Ancak hayrı talep etmenin karşılığı olarak ödül, şerri talep etmenin karşılığı olarak da ceza vereceğini bildirmiştir. Bu sebeple insanın hayra yönelmesi, şerden uzak durması gerekir.

Afet: Allah’ın koymuş olduğu fiziksel yasalar sonucu oluşan yıkımlardır. Afetler yeryüzünün kaderidir. Bu yüzden yeryüzünde bazen afetler meydana gelebilir. İnsana düşen görev ise doğanın dengesini bozacak davranışlardan uzak durmak, çevreyi korumak, afetlerle mücadele yolları geliştirmektir.

Sağlık ve Hastalık: Hastalık Allah’tandır. Ancak Allah her hastalığın çaresini yaratmıştır. İnsana düşen sorumluluk bu çareleri aramak ve tedavi olmaktır. Ayrıca hastalıktan korunmak için gereken tedbirleri de almalı, sağlık kurallarına uymalıdır.

Rızık: Allah’ın bütün canlılara verdiği maddi ve manevi nimetlere rızık denir. Allah yeryüzünün ve hatta evrenin nimetlerini insanın emrine vermiş, herkesin rızkını yaratmıştır. Ancak bu nimetlere ve rızkımıza ulaşmak için çalışıp çabalamamız gerekmektedir. Peygamberler de her biri birer meslek edinmiş, rızkını temin etmek için çalışıp emek harcamışlardır.

Başarı ve Başarısızlık: Başarı kendiliğinden gelen bir şey değildir. Allah Kur’an’da “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm suresi, 39. ayet) buyurmaktadır. İnsan başarılı olmak için çalışıp çabalamalıdır. Kur’an insana bu konuda rehberlik yapmış, başarının ve başarısızlığın sebeplerini açıklamıştır. İnsan başarısızlığa düşüyorsa, onu bu duruma iten faktörleri bulmalı ve bunları olumlu duruma çevirmelidir. Gerçek başarı ise Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Tevekkül: İnsanın bir işte başarıya ulaşabilmek için elinden gelen bütün gayreti gösterdikten sonra işin sonucunu, yani başarıyı Allah’tan beklemesidir. Müslüman Allah’a güvenmeli, O’na tevekkül etmelidir. Ama önce gereken bütün hazırlıkları yapmalı, elinden gelen gayreti göstermelidi

*Hz. Musa (a.s.)

 Hz. Musa (a.s.) İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden olup Peygamberler içinde üstünlükleri olan ve kendilerine “ulü’l-azm” denilen altı peygamberin üçüncüsüdür. Allahü teâlâ ile konuştuğu için “Kelîmullah” denilmiştir. Benî İsrail’e gelmiştir. Yakub aleyhisselamın soyundandır. Harun aleyhisselamın kardeşidir. Babasının ismi İmrân’dır. Annesinin ismi Nüceyb veya Nâciye veya Yuhâbil’dir.

...devamını oku...
Hazret-i Yusuf’tan sonra İsrailoğulları Mısır’da iyice artıp çoğaldı. Bunlar hazret-i Yakub ve hazret-i Yusuf’un bildirdikleri dîne inanıyorlar ve emirlerini yerine getiriyorlardı. Mısır’ın eski yerlisi Kıbtî kavmiyse yıldızlara ve putlara taparlardı. Bunlar İsrailoğullarına hakâret gözüyle bakar, başlarında bulunan firavunlar onları esir gibi ağır işlerde kullanırlardı. Onların çoğalmasından endişe ederlerdi. Benî İsrail, Kıbtî kavminin kötü muâmelelerinden ve firavunların ağır tekliflerinden bezmiş, usanmışlardı. Bu bakımdan dedelerinin eski yurtları olan Ken’ân diyârına (İsrail-Filistin-Lübnan) gitmek isterlerdi. Fakat firavunlar onların Mısır’dan çıkmasına izin vermeyip eziyetlerini artırırlardı.     Mısır’ın idâresini elinde bulunduran ve firavun denilen krallar, kendilerine mezar olarak dağ gibi piramitler yaptırıyorlar ve bu piramitlerin yapımında binlerce insanı zorla çalıştırıyorlardı. Allahü teâlâyı inkâr edip ilâhlık dâvâsında bulunuyorlardı. Bu zamanda falcılık, sihirbâzlık meslek hâline getirilmiş ve ülkenin her tarafında kâhinler, sihirbâzlar türemişti. Bu sırada Mısır halkının başında bulunan Firavun bir gece rüyâsında Kudüs tarafından çıkan bir ateşin Mısır’ın yerli halkı Kıbtîleri yaktığını, İsrailoğullarına ise hiç zarar vermediğini gördü. Bu rüyâyı yorumlayan kâhinler “İsrailoğullarından bir erkek çocuk dünyâya gelecek, senin saltanatını yıkacak ve sen helâk olacaksın.” dediler. Bunun üzerine Firavun on iki kabîle hâlinde olan ve her bir kabîlenin başında bir idârecisi bulunan İsrailoğullarının birleşmesinden de iyice endişelendi. İsrailoğullarından doğacak erkek çocukların öldürülmeleri için kânun çıkardı. Bu hâdise karşısında İsrailoğullarının sıkıntıları iyice arttı. Firavun’un emrine karşı gelenler topluca öldürülmeye başlandı. Bu sırada doğan Musa aleyhisselamın annesi onun da öldürülmesinden korkmuş ve çok endişelenmişti. Kur’an-ı Kerîm’de onun kalbine meâlen şöyle ilhâm edildiği bildirilmektedir:“Musa’nın annesine şöyle ilhâm ettik: Bu çocuğu (Musa’yı) emzir; sonra öldürülmesinden korktuğun zaman onu suya (Nil Nehrine) bırakıver, boğulmasından korkma, ayrılmasından kederlenme. Çünkü biz, muhakkak onu sana geri vereceğiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız.” (Kasas sûresi: 7)     Musa aleyhisselamın annesi onu bir sandığın içine koyup Nil Nehrine bıraktı. Nehir üzerinde akıp giderken akıntı onu Firavun’un sarayına doğru sürükledi. Firavun’un hanımı Âsiye sandığı görerek yakalayıp saraya götürdü. Sandığı açıp içinde nûr topu gibi bir çocuk görünce onu candan sevip; “Aman bunu öldürmeyiniz. Belki büyür de işimize yarar, yâhut onu oğul ediniriz…” dedi. Onu emzirmek için pek çok süt analar getirtti. Musa aleyhisselam hiç birinin memesini almadı. Musa aleyhisselamın annesi, çocuğunun Firavun’un sarayına alındığını ve süt annesi arandığını öğrendi. Süt annesi olabileceğini söylemesi için kızını yâni hazret-i Musa’nın kardeşini gönderdi. Kardeşi saraya gidip; “Size bu çocuğu emzirecek, onu güzel yetiştirecek bir hanımı haber vereyim mi?” dedi. Bunun üzerine Musa aleyhisselamın annesini getirttiler. Musa aleyhisselam onun memesini aldı ve bunun üzerine Firavun’un hanımı Âsiye onu süt anneliğine kabûl etti. Böylece kimsenin haberi olmaksızın kendi oğlunu Firavun’un sarayında emzirip büyüttü.     Musa aleyhisselam Firavun’un sarayında büyüdükten sonra sarayı terkedip akrabâsının ve büyük kardeşi Harun’un yanına gitti. Bir gün gördü ki; İsrailoğullarından biriyle bir Kıbtî kavga ediyor. Hazret-i Musa aralarına girip ayırmak için Kıbtîyi itip hafifçe göğsüne vurdu. Kıbtî yere düşüp öldü. Hazret-i Musa elinden böyle bir kazâ çıkmasına üzüldü. Firavun’un şerrinden çekinip Mısır’dan ayrılarak Medyen’e gitti. Orada peygamber olan Şuayb aleyhisselamla buluşup on sene Medyen’de kaldı ve Şuayb aleyhisselamın kızıyla evlendi. Daha sonra Mısır’a gitmek üzere Medyen’den ayrıldı. Tur Dağına geldiği sırada mekânsız olarak Allahü teâlâ ile konuştu. Kendisine ve kardeşi Harun aleyhisselama peygamberlik verildi. Elindeki asânın yılan olması mucizesi ve elini koynuna sokup çıkarınca bembeyaz olup ışık yayması mucizeleri verildi. Sonra da Kur’ân-ı kerîm’de meâlen şöyle vahyedildiği bildirilmektedir:“Bu iki mucize Firavun ve adamlarına karşı Rabbinin iki delîlidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir. Firavun’a git, doğrusu o azmıştır.” (Kasas sûresi: 32-33)     Hazret-i Musa Mısır’a varıp kardeşi Harun aleyhisselam ile görüşüp durumu anlattı. Firavun’a gidip onu dîne dâvet ettiler. İsrailoğullarını serbest bırakmasını istediler. Firavun ilâhlık dâvâsında bulunarak kabûl etmedi. Bunun üzerine Musa aleyhisselam elindeki asâsını yere bıraktı. Kocaman bir ejderhâ olup hareket etmeye başladı. Elini koynuna sokup çıkardı, eli bembeyaz göründü. Bu mucize karşısında şaşırıp kalan Firavun, durumu vezirlerine anlatınca “o sihirbâzdır” dediler. Hazret-i Musa; “Size gelen gerçeğe dil mi uzatıyorsunuz? Bu sihir değildir. Bu, her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlânın verdiği bir mucizesidir.” diyerek onları îmâna çağırdı. Firavun ve adamları hazret-i Musa’nın sözlerini dinlemediler. Gösterdiği mucizelere inanmayıp sihirdir diye ısrâr ettiler. Firavun; “Ey Musa! Sihirbâzlığın ile bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Biz de sana sihir göstereceğiz. Bir vakit ve yer tâyin et.” diyerek ülkesindeki bütün sihirbâzları topladı. Musa aleyhisselam Allahü teâlâya dua ederek sihirbazlarla karşılaşmayı kabûl etti. Mısır halkı önünde sihirbazlarla karşı karşıya geldiler. Sihirbazlar ellerindeki ip ve sopaları yere attılar ve göz bağcılık ile bir takım yılanlar geziyor gibi gösterdiler. Bu sırada Musa aleyhisselam elindeki asâsını yere bırakıverdi. Mucize olarak dehşetli ve çevik bir ejderhâ olup sihirbazların yere attıkları ve yılan gibi gösterdikleri şeyleri yuttu. Bunu gören sihirbazlar; “Bu mutlaka insan gücünün dışında bir mucizedir.” dediler ve hazret-i Musa’ya îmân ettiler. Bu hâdise karşısında Firavun iyice azgınlaşıp zulmünü arttırdı. Musa aleyhisselama inananları şehit ettirdi. Hazret-i Musa’ya îmân etmiş olan kendi hanımı Âsiye’yi de şehit etti.     Firavun ve kavmi küfürde ve imansızlıkta ısrâr edince Allahü teâlâ onlara çeşitli belâlar verdi. Önce şiddetli bir kuraklık oldu ve çetin bir kıtlığa tutuldular. Sonra su baskını, çekirge, haşarât ve kurbağa istilâsına uğradılar. Başlarına belâ geldikçe hazret-i Musa’ya gidip belânın kaldırılmasını ve îmân edeceklerini söylediler. Fakat belâ kalkınca azgınlıklarına devâm ederek îmân etmediler. Tekrar belâlar başlarına geldi. Buna rağmen îmân etmediler. Firavun ve kavmine gönderilen bu belâlar Kur’ân-ı kerîm’in A’raf sûresinde bildirilmektedir.     Firavun ve kavmi, Musa aleyhisselamın gösterdiği mucizeler karşısında İsrailoğullarının Mısır’dan gitmelerine izin verdi. Musa aleyhisselam bir vakit tâyin ederek bir gece vakti bütün İsrailoğullarını toplayıp Mısır’dan çıktı. Bunun üzerine Firavun izin verdiğine pişmân oldu. Derhâl askerini toplayıp peşlerine düştü ve sabaha doğru onlara Kızıldeniz kenarında yetişti. Önlerinde denizi, arkalarında düşmanı gören İsrailoğulları endişeye kapıldılar. Bu sırada Allahü teâlâ Musa aleyhisselama meâlen: “Asân ile denize vur.” (Şuarâ sûresi: 63) diye vahyetti. Hazret-i Musa bu emir üzerine asâsını denize vurdu. Deniz hemen ikiye ayrıldı. Her bir tarafı yüksek bir dağ gibiydi. Önlerine çok geniş ve kupkuru on iki tâne yol açıldı. On iki sülâle olan İsrailoğulları bu yollardan yürüyüp karşıya geçtiler. Firavun, askerleriyle birlikte peşlerine düşüp denizde açılan yola dalınca açılan yol kapanıp sular kavuştu. Firavun, askerleriyle birlikte boğuldu.     Firavun boğulmak üzere iken “inandım” demişse de onun korkuya kapılarak söylediği bu sözü kabul olunmadı. Bu hususta Kur’ân-ı kerîm’de meâlen şöyle buyrulmaktadır:“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla arkalarına düştüler. Firavun boğulacağı anda, “İsrailoğullarının îmân ettiğinden (Allah’tan) başka bir ilâh olmadığına inandım, artık ben de Müslümanlardanım.” dedi.” (Yunus sûresi: 90) Ancak Allahü teâlâ Firavun’un îmânını kabul etmedi ve ona Cebrâil aleyhisselam vâsıtasıyla şöyle hitap buyurdu:“Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin.” (Yunus sûresi: 91) “Biz de bugün seni cansız bedeninle denizden yüksek bir yere atacağız ki arkadan geleceklere bir ibret olasın. Bununla berâber doğrusu insanlardan birçok kimseler âyetlerimizden (ibret verici mucizelerimizden) gâfildirler.” (Yunus sûresi: 92) Tefsîr âlimlerinden Zemahşerî bu âyeti şöyle tefsir etmiştir: “… Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız… Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış hâlde çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olmak üzere koruyacağız.”     Firavun’un cesedi bir İngiliz araştırma ekibi tarafından Kızıldeniz kenârında kumlar arasında bulunarak İngiltere’ye götürülmüştür. Hâdisenin olduğu zamandan bugüne kadar üç bin yıl geçmiş olmasına rağmen Firavun’un vücudu bozulmamış, etleri dökülmemiş, tüyleri kaybolmamış hâliyle secde eder vaziyette Londra’daki meşhur British Museum’da sergilenmektedir.     Musa aleyhisselam Kızıldeniz’i geçtikten sonra İsrailoğullarını Ken’an diyârına doğru götürdü. Yolda putperest bir kavmin yurduna uğradılar. Bu kavmin mensupları öküz sûretinde yapılmış bir puta tapıyorlardı. Onların bu hâlini gören İsrailoğulları onlara meyl ettiler. Hazret-i Musa’ya; “Yâ Musa! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap.” dediler. Hazret-i Musa onlara; “Siz câhil bir kavimsiniz. Allahü teâlâ size nîmet ve kurtuluş verdi. Allahü teâlâya îmân ediniz, şirkten ve putlardan kaçınınız…” diye nasîhat etti.     Allahü teâlâ Musa aleyhisselama bir kitap indireceğini vâdetmişti. Tûr Dağına çıkması bildirildi. Musa aleyhisselam kardeşi Harun’u (aleyhisselam) yerine vekil bırakıp kendisi Tûr Dağına gitti. Kırk gün Tûr Dağında kalıp ibâdet etti. Vâsıtasız olarak Allahü teâlânın kelâmını işitti. Bu sırada Tevrat kitâbı nâzil oldu.     Musa aleyhisselam Tûr’da iken Sâmirî adında bir münâfık İsrailoğullarının ellerindeki altınları topladı. Eriterek bir buzağı heykeli yapıp “İşte! Sizin ilâhınız budur.” diyerek İsrailoğullarını aldatınca buzağıya tapmaya başladılar. Harun aleyhisselam her ne kadar nasîhat ettiyse de dinlemeyip ona karşı çıktılar. Musa aleyhisselam Tûr’dan dönünce bu hâle çok gadaplanıp Sâmirî’yi reddetti ve yaptığı buzağı heykelini yakıp denize attı. Sâmirî de insanlardan ayrı ve uzak, vahşî bir şekilde, başkaları ona yaklaşamadığı gibi, o da başkalarına yaklaşamaz hâlde yaşadı. Bu hâlde bulunan Sâmirî sahrâda perişan bir hâlde helâk oldu. Harun aleyhisselama bu durumu sorunca; “Nasîhat ettim dinlemediler. Az kaldı beni öldüreceklerdi.” dedi. Böylece hazret-i Musa’nın gadabı geçti. Onlara, kendisine Tevrat’ın indirildiğini bildirdi. İsrailoğulları da Tevrat’ta bildirilen hükümlerle amel etmeye başladılar. Putlara tapmaktan vazgeçtiler. Şirkten kurtulup Allahü teâlâya îmân ve ibâdet ettiler.     İsrailoğulları Tih Sahrasında kaldıkları sırada Musa aleyhisselamın bildirdiklerine uymayıp yine taşkınlık gösterdiler. Musa aleyhisselamdan çeşitli isteklerde bulundular. Allahü teâlâ Musa aleyhisselamın duası üzerine Tîh Sahrasında susuz kalan İsrailoğullarına su ihsân etti. Allahü teâlânın emriyle Musa aleyhisselam asâsını yere vurup on iki tâne pınar fışkırıp İsrailoğulları içtiler. Allahü teâlâ onlara “selva” denilen bıldırcın eti ve “men” denilen kudret helvası ihsân etti. Nihâyet; “Biz bunları yemekten usandık. Bakla, soğan gibi hubûbat ve sebze isteriz” dediler. Bu nîmetlere karşı nankörlük yapan İsrailoğulları, Musa aleyhisselamın Ken’an diyârında bulunan Cebbâr (zâlim) kavimlerle harp etmeleri isteğini de kabul etmediler. Musa aleyhisselama; “Sen ve Rabbin cebbârlara karşı gidip savaş edin.” dediler. Musa aleyhisselamın akrabâlarından olan Karun, Musa aleyhisselama karşı iftirâda bulunduğu için malları ve servetiyle yerin dibine battı. İsrailoğulları böyle taşkınlıklar gösterdikleri için Allahü teâlâ onları kırk sene müddetle Tîh Sahrâsında kalmakla cezâlandırdı. Kırk sene müddetle Tîh Sahrâsında şaşkın ve perişan bir hâlde dolaşan İsrailoğulları, perişan hâlde telef oldular. Nihâyet aradan epey bir zaman geçip İsrailoğullarının çocukları itâatkâr ve savaşacak bir tarzda yetiştiler. Bu sırada Harun aleyhisselam da vefat etti.     Musa aleyhisselam İsrailoğullarını alıp Lut Gölünün güney tarafına getirdi. Buradan da hareket ederek Üç bin Unk adında zâlim bir kralın ordusu ile savaş yapıp gâlip geldiler. Böylece Şeria Nehrinin doğusuna sâhip oldular. Eriha şehrinin karşısındaki dağa çıktılar. Buradan Ken’an diyârı gözüküyordu. Bu sırada yüz yirmi yaşında bulunan Musa aleyhisselam vefat etti.     Musa aleyhisselamın nerede vefat ettiği ve kabrinin nerede olduğu husûsunda muhtelif rivâyetler vardır. Kudüs civârında veya Nebû Dağında olduğu bu rivâyetlerdendir. Hazret-i Musa’nın şerîati (bildirdiği dîni) hazret-i İsa’nın gönderilmesine kadar devâm etti. İkisi arasında gelen peygamberler hep Musa aleyhisselamın şerîatı ile amel etmekle mükellef oldular. İsrailoğulları daha sonra Tevrat’ı değiştirip hak dinden uzaklaşıp yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bunlara Yahudiler denilmiştir.

 

*Ayetel Kürsi ve Anlamı

Bakara suresinin 255. ayetidir. İçinde “kürsi” kelimesi geçtiği için bu ayete “Ayete’l-Kürsi” denilmiştir. Bu ayet, Allah’ın (c.c.) yüce sıfatlarını ve eşsiz kudretini anlatmaktadır.

Okunuşu:
Bismillahirrahmanirrahim
Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm.
Lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm.
Lehû mâ fissemâvâti ve mâ fil ard.
Men zellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih.
Ya’lemü mâ beyne eydîhim ve mâ halfehüm.
Ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bimâ şâe.
Vesia kürsiyyühüs semâvâti vel ard.
Ve lâ yeûdühü hıfzuhümâ.
Ve hüvel aliyyül azîm.

Anlamı:
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O daima diridir, bütün varlığın iradesini yürütendir. Onu ne uyuklama tutar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudreti gökleri ve yeri kaplar. Onları görüp gözetmek O’na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O’dur.

2.Ünite: ZEKAT ve SADAKA

*İslam’ın Paylaşma ve Yardımlaşmaya Verdiği Önem

“De ki: …Harcadığınız her şey, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmış kişiler içindir. Allah yapacağınız her hayrı bilir.” (Bakara suresi, 215. ayet)

“Takva sahipleri, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar (infak ederler). Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Âl-i İmran suresi, 134. ayet)

“Kendilerine verdiğimiz nimetlerden, rızıklardan infak etsinler.” (İbrahim suresi, 31. ayet)

“Yetimin başını okşa, yoksulu doyur.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Her kim eli darda olan borçluya kolaylık gösterirse Allah da dünya ve ahirette ona kolaylık gösterir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Müminler birbirlerine merhamet etmekte, birbirlerini sevmekte ve birbirlerini korumakta bir vücudun organları gibidir. Vücudun herhangi bir organı hastalandığında bütün vücut bundan rahatsız olur. Aynı şekilde bir mümin de sıkıntı içinde bulunduğunda, diğer müminler onun sıkıntısını, derdini ve üzüntüsünü paylaşırlar.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

• İslam dini insanların yardımlaşma ve dayanışma içinde yaşamalarını ister. Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi bu durum Kur’an-ı Kerim’de çok defa vurgulanmıştır.

• İslam’ın ilk dönemlerinde müşriklerin baskı ve eziyetleri sonucunda Medine’ye hicret etmek zorunda kalan Mekkeli Müslümanlara sahip çıkan, onlarla maddi-manevi bütün imkanlarını paylaşan Medineli Müslümanlar, bu durum için çok güzel örnek teşkil ederler. Bu yüzden onlara “yardım edenler” anlamında “ensar” denilmiştir.

• Peygamberimiz (s.a.v.) bir yolculuk dönüşünde sahabeden Hz. Cabir (r.a.) ile sohbet eder. Peygamberimiz bu sohbette Hz. Cabir’in yeni evlendiğini ve borçlu olduğunu öğrenir. Bunun üzerine söz arasında Hz. Cabir’e ne kadar malı olduğunu sorar. O da sadece bir devesinin olduğunu söyler. Peygamberimiz Hz. Cabir’e yardım etmek ister. Bu nedenle onunla konuşurken devesini beğendiğini ve onu kendisine satıp satmayacağını sorar. Hz. Cabir Medine’ye varıncaya kadar binmek şartıyla devesini Peygamberimize satar. Hz. Cabir, Medine’ye varınca devesini teslim etmek için Peygamberimizin yanına gider. Fakat o anda Hz. Cabir ummadığı bir durumla karşılaşır. Peygamberimiz devenin ücretini öder. Deveyi de Hz. Cabir’e düğün hediyesi olarak verir.

*Zekat İbadeti

• Zekatın kelime anlamı → Artma, çoğalma, arınma, bereket.
• Zekatın terim anlamı → Zengin Müslümanların yılda bir kez malının veya parasının belli bir miktarını Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine vermeleridir.
• Zekat farz bir ibadettir.
• Hicretten iki yıl sonra Medine’de farz kılınmıştır.
• Zekatın amacı → Allah’ın emrini yerine getirmek, toplumsal yardımlaşmayı yaygınlaştırmak ve yoksulları korumak.”Namazı kılın, zekatı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görür.” (Bakara suresi, 110. ayet)”Zekat İslam’ın köprüsüdür.” (Hz. Muhammed (s.a.v.)Zekatın Bireysel Faydaları:» Müslümanın malını bereketlendirir.
» Allah’ın verdiği nimetlere şükür etme imkanı sağlar.
» Zekat veren, içinde yaşadığı topluma karşı insanlık görevini yerine getirmiş olur.
» İnsandaki cimrilik, bencillik gibi kötü duyguları yok eder; bunların yerini iyilik, hayırseverlik gibi güzel duygular alır.Zekatın Toplumsal Faydaları:» Zenginlerle fakirler arasındaki kıskançlık, düşmanlık gibi kötü duyguları giderir.
» Zenginlerle fakirler arasındaki dostluk, saygı ve sevgi bağlarını güçlendirir.
» Bir ülkedeki fakir sayısının azalmasına katkı sağlar.
» Ekonomik dengesizlikleri önler, ekonomik hayatın canlanmasını sağlar.

Zekatı kim verirNelerden verirNe kadar verirKimlere vermelidir
Müslüman• Altın-gümüş-para
• Ticaret malları
• Koyun-keçi
1/40• Yoksullara
• Düşkünlere
• Borçlulara
• Yolda kalmış olanlara
Akıl sağlığı yerinde• Sığır-manda1/30• Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara
Ergenlik çağında• DeveHer beş deve için bir koyun ya da keçi• Özgürlüğüne kavuşturulacak olan kölelere
Zengin• Toprak ürünleri1/10• Allah yolunda cihad edenlere
• Zekat memurlarına

Tevbe suresi, 60. ayet

Zekat Kimlere Farzdır:

» Müslüman
» Akıl sağlığı yerinde
» Ergenlik çağına ulaşmış
» Zengin (nisab miktarı malı olan)

Bu özelliklere sahip kişiler zekat vermekle yükümlüdürler.

Nisab Miktarı: Bir kişinin bir yıllık gelirinden yeme, içme, barınma, giyinme, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlarını ve varsa borçlarını karşılayacak miktarı çıkardıktan sonra elinde 81 gram altın (bazı kitaplarda 85 veya 80 olarak geçer) veya buna eş değer mal ya da para kalırsa bu miktara nisab miktarı denir. Bu durumdaki kişi elindeki nisab miktarı malın zekatını vermekle yükümlüdür.

Zekat Nelerden Verilir:

» Zekat verilecek malın gelir getiren cinsten olması gerekir. (altın, gümüş, ticaret malları, menkul değerler vb)
» Zarurî ihtiyacımız olan malların zekatı verilmez. (oturduğumuz ev, giydiğimiz elbiseler, ticari amaçlı değil de binmek için kullandığımız arabamız vb)
» Zekat verirken malın iyisinden verilmelidir.

Zekat Kimlere Verilir:

» Öncelikle kendi akraba ve komşularımızdan ihtiyaç sahibi olanlara
» Yoksullara
» Düşkünlere
» Borçlu olanlara
» Yolda kalmış yolculara
» Zekat memurlarına
» Müellefe-i kulûb’a (kalbi İslam’a ısındırılmak istenen gayr-i müslimlere)

Zekat Kimlere Verilmez:

Kişi bakmakla yükümlü olduğu yakınlarına zekat veremez. Bunlar; eş, çocuk, torun, anne, baba, büyükanne, büyükbabasıdır. Zenginlere de zekat verilmez.

Zekat Nasıl Verilir:

» Öncelikle niyet edilmelidir. Çünkü zekat bir ibadettir.
» Allah rızası için verilmelidir. (itibar kazanmak veya reklam yapmak için değil)
» Verirken fakiri incitecek davranışlardan kaçınmalıdır.
“Öyleyse yetimi sakın üzme, isteyeni azarlama” (Duha suresi, 9. 10. ayetler)

*Sadaka İbadeti

Sadaka: Bir kişinin kendi isteğiyle ve sadece Allah rızası için yaptığı maddi-manevi her türlü yardıma ve iyiliğe sadaka denir.
» Sadaka vermek sünnettir.
» Sadakanın miktarı ve zamanı yoktur.
» Sadaka vermek için zenginlik şartı yoktur. Bu yönüyle sadaka zekattan daha kapsamlı bir yardım şeklidir.
» Sadaka maddi olarak verilebildiği gibi, manevi olarak da yerine getirilebilir. Güzel söz söylemek, selam vermek, başkası için hayır dua etmek, güler yüzlü olmak, hasta ziyareti vb davranışlar manevi sadakaya örnektir.”Gözleri görmeyene rehberlik etmen bir sadakadır. Sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman, ihtiyacını gidermesi için ona rehberlik etmen sadakadır. Derman arayan dertliye yardım için koşuşturman, koluna girip güçsüze yardım etmen sadakadır. Konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen bir sadakadır…” Hz. Muhammed (s.a.v)”…İki kimsenin arasını bulup barıştırmak sadakadır. Bir kimseye bineğine binmede veya eşyasını taşımasında yardım etmek sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaza gitmek için atılan her adım sadakadır. Yoldaki rahatsızlık veren şeyleri kaldırmak da bir sadakadır.” Hz. Muhammed (s.a.v.)Sadaka-i Câriye: Kişiye hem yaşamında, hem de vefatından sonra sevap kazandırmaya devam eden sadaka türüdür. Örneğin; herkesin faydalanabileceği cami, okul, çeşme, hastane vb hayır kurumları yaptırmak, meyvesinden herkesin yiyebileceği ağaç dikmek…”Kişi öldüğü zaman amel defteri kapanır. Ancak üç şey hariçtir: Sadaka-i cariye, insanlara yararlı bir ilim, kendisine dua eden hayırlı bir evlat.” Hz. Muhammed (s.a.v.)Fıtır Sadakası (fitre): Ramazan ayında bayramdan önce verilmesi gereken bir sadakadır. Zengin olan her Müslümanın vermesi gerekir.» Fitre vermek, nisap miktarı malı olan her Müslümana vacibtir.
» Fitre bir ailedeki her birey için aile reisi tarafından kişi başına verilir.
» Fitrenin miktarı, bu sadakayı veren kişinin bir günlük yiyecek masrafı kadardır.
» Fıtır sadakası, zekat verilebilecek kişilere verilir.
» Fıtır sadakası sağlık içerisinde Ramazan bayramına kavuşmanın şükrü anlamına gelir.Sadaka Taşı: İstanbul’un Üsküdar semtinde yer alan İmrahor Camii’nin avlusunda bir sütun bulunmaktadır. Bir metre yüksekliğinde, yaklaşık otuz santimetre çapında, ortası çukur ve pembe renkli bu sütun, İstanbul’da sayıları oldukça azalan sadaka taşlarından birisidir. Bu sadaka taşının Kanuni Sultan Süleyman devrinden kaldığı tahmin edilmektedir. O dönemde taşın yanından geçen varlıklı insanlar, mahallenin fakir insanları için belirli miktarda parayı taşın üzerindeki çukurlara bırakırlarmış. Mahallenin fakirleri de bir öğün açlıklarını giderecek kadar para alır, gerisini diğer ihtiyaç sahiplerine bırakırlarmış. Böylece bu taşlar, zenginler ile fakirler arasında köprü vazifesi görürmüş.Yardımlaşma Kurumlarımız: Dinimizin toplumsal yardımlaşma ve dayanışmaya verdiği önem ve Peygamber Efendimizin yukarıdaki hadis-i şerifinde verdiği müjdeli haber Müslümanları toplumsal yardımlaşmaya ve dayanışmaya yöneltmiştir. Atalarımız bu bağlamda kurumsal yardım faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Bunlara örnek;• İmarethane: Yoksul ve kimsesizlerin beslenmeleri için kurulan aşevleri

• Darüşşifa: Hastaların tedavisi için kurulan hastaneler

• Darülaceze: Yaşlıları korumak ve barınma imkanı sağlamak için kurulan huzurevleri

• Vakıflar: Öğrencilere yardım etmek, ağır kış şartlarında hayvanlara yiyecek sağlamak amaçlarıyla kurulan vakıflar

Günümüzdeki yardım kurumlarına örnekler: Kızılay, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Milli Eğitim Vakfı, Türkiye Diyanet Vakfı, Belediye Aşevleri…

*Zekat ve Sadakanın Faydaları

İnfak: Bir müslümanın sevdiği mallardan Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine vermesine denir. Allah varlıklı müslümanlara mallarını Allah yolunda infak etmelerini emrediyor.

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyilerinden verin. Kendinizin ancak içiniz çekmeye çekmeye alabileceğiniz âdi şeyleri hayır diye vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir, bütün iyilik ve güzellikler O’na mahsustur.” (Bakara suresi, 267. ayet)

Bu ayette de vurgulandığı gibi kişi ihtiyaç sahiplerine karşılıksız yardımda bulunmalı, yardımda bulunurken de sevdiği malların iyilerinden vermelidir. Sadece Allah rızası için insanlara iyilik edip yardımda bulunmak erdemli bir davranıştır. Bu davranış kişinin, Allah’ın rızasını kazanmasına vesile olur.

Zekat ve Sadakanın Bireysel Faydaları:

» Müslümanın malını bereketlendirir.
» Allah’ın verdiği nimetlere şükür etme imkanı sağlar.
» Zekat veren, içinde yaşadığı topluma karşı insanlık görevini yerine getirmiş olur.
» İnsandaki cimrilik, bencillik gibi kötü duyguları yok eder; bunların yerini iyilik, hayırseverlik gibi güzel duygular alır.

Zekat ve Sadakanın Toplumsal Faydaları:

» Zenginlerle fakirler arasındaki kıskançlık, düşmanlık gibi kötü duyguları giderir.
» Zenginlerle fakirler arasındaki dostluk, saygı ve sevgi bağlarını güçlendirir.
» Bir ülkedeki fakir sayısının azalmasına katkı sağlar.
» Ekonomik dengesizlikleri önler, ekonomik hayatın canlanmasını sağlar.

*Hz. Şuayb (a.s.)

Şuayb aleyhisselam Medyen ve Eyke ahâlisine gönderilen peygamberdir. İbrahim aleyhisselam veya Sâlih aleyhisselamın neslindendir. Soyu anne tarafından Lut aleyhisselamın kızına ulaştığı ve Eyyub aleyhisselamla teyze oğulları oldukları rivâyet edilmiştir. Musa aleyhisselamın kayınpederidir. Kavmine güzel söz söylemesi, tatlı ve tesirli hitâb etmesi sebebiyle kendisine Hatîb-ül-Enbiyâ (Peygamberlerin hatîbi) denildi. İnsanlara İbrahim aleyhisselama bildirilen dînin emir ve yasaklarını tebliğ etti.

...devamını oku...
     Arabistan Yarımadasının kuzeybatısında Hicâz’la Filistin arasında Kızıldeniz sâhilinde yer alan Akabe Körfezinden Humus Vâdisine kadar uzanan Medyen bölgesinde doğup büyüyen Şuayb aleyhisselam, o kavmin asîl bir âilesine mensuptu. Gençliği, dedelerinden Medyen adlı bir şahsın etrâfında toplandıkları için bu adla anılan Medyen halkı arasında geçen Şuayb aleyhisselam, azgın ve sapık kavmin kötülüklerinden uzak yaşar, babasından kalan koyunlarıyla meşgul olur ve çok namaz kılardı.     Medyenliler atalarının doğru yolundan ayrılmışlar ve kötü yollara sapmışlardı. Allahü teâlâya îmân ve ibâdet etmeyi bırakmışlar, kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere tapıyorlardı. Medyen, ticâret kervanlarının gelip geçtiği yollar üzerinde olduğundan ticâretle uğraşıyorlardı. Yaptıkları alışverişte muhakkak hîle yapıyorlardı. Yiyecek maddelerini alıp stok yapıyorlar, pahalanınca fâhiş fiyatla satıyorlardı. Ölçü ve tartı için iki değişik ölçek kullanıyorlar, alırken büyük ölçekle alıyorlar, satarken küçük ölçekle veriyorlardı. İnsanların yollarını kesiyorlar, onların mallarına zorla el koyuyorlardı. Yol üstünde durup bilhassa yabancı ve gariblerin mallarını çeşitli hîlelere başvurarak ellerinden alıyorlardı. Ayrıca sâhip oldukları pek çok nîmetin şükrünü yapmayıp nankörlük ediyorlardı.     Allahü teâlâ onlara, doğru yola dâvet etmek için Şuayb aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. Şuayb aleyhisselam onlara nasîhatlerde bulunup Allahü teâlâya şirk koşmamalarını ve yalnızca O’na ibâdet etmelerini, alışverişte, ölçü ve tartıda haksızlık ve hîle yapmamalarını, yeryüzünde bozgunculuk yapmamalarını söyledi. Kötülüklere devâm ettikleri takdirde azâba uğrayacaklarını, vazgeçtikleri takdirde mükâfâta kavuşacaklarını söyledi. Fakat azgın Medyen kavmi Şuayb aleyhisselamın sözlerini dinlemeyip ona karşı çıktılar. Ona inananları tehdit ettiler. Şuayb aleyhisselam bütün sıkıntı, eziyet ve horlamalara rağmen Medyenlileri doğru yola dâvete devâm etti. İbret olarak isyânları sebebiyle helâk edilen Nûh aleyhisselamın gönderildiği kavmin, Hûd kavminin, Lut kavminin başına gelen azapları ve helâk olmalarını anlattı. İnkârdan vazgeçip îmân etmelerini, mağfiret dilemelerini, aksi hâlde kendilerinin de isyân edip helâk olan kavimler gibi azâba düşeceklerini ve helâk olacaklarını açık bir lisanla anlattı. Onun peygamberliği Şam’a kadar duyulmuştu. Pek çok kimse gelerek Şuayb aleyhisselama îmân etmekle şereflendiler. Fakat Medyenliler yolda durup Şuayb aleyhisselama gelenlere mâni olmaya çalıştılar. Şuayb aleyhisselamı ve ona inananları kendi sapık dinlerine dönmedikleri takdirde yurtlarından çıkaracaklarını söyleyip tehdit ettiler.     Şuayb aleyhisselam azgın Medyen halkının, bütün nasîhatlerine rağmen îmâna gelmelerinden ümit kesince onları Allahü teâlâya havâle etti.Şuayb aleyhisselam Allahü teâlâya; “Yâ Rabbî! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hüküm ver. Sen hükmedicilerin hayırlısısın.” diye dua etti.     Azgınlıklarına ve inananlara karşı düşmanlıklarına devâm eden Medyen halkı üzerine Allahü teâlâ azâb gönderdi. Cebrâil aleyhisselam bir zelzeleyle onların hepsini helâk etti. Hepsi yok oldular. Sanki onlar o beldede yaşamamışlardı.     Şuayb aleyhisselam ve ona inananlar kurtulup Medyen’e yakın yerde yeşillik, ağaçlık ve bolluk içinde bir şehir olan Eyke’ye giderek oradaki insanlara doğru yolu göstermekle vazîfelendirildi. Medyen halkının bütün husûsiyetlerini taşıyan Eyke halkı parayı tartı ile alırlar, kenarlarından kırptıktan sonra tâne ile verirlerdi. Alışverişlerinde karşı taraftakine muhakkak zarar verirler ve onu aldatırlardı. Alırken ucuz ve fazla fazla alırlar, satarken pahalı ve eksik verirlerdi. Yolcuları soyarlar, putlara taparlardı. Şuayb aleyhisselama inanmak için gelenleri vazgeçirmek için çalışırlar, Şuayb aleyhisselama yalancı derlerdi. İstekleri olmazsa tehditte bulunup eziyet ederlerdi.     Şuayb aleyhisselam Eyke halkını Allahü teâlâya îmân ve ibâdet etmeye, azgınlık ve taşkınlıklarından vaz geçmeye dâvet etti. Eyke halkı Şuayb aleyhisselamdan mucize istediler. Şuayb aleyhisselam çevredeki putlara hitâb edip; “Rabbiniz kimdir? Ben kimim? Söyleyin!” dedi. Taş ve ağaçtan yapılmış cansız birer varlık olan putlar dile gelip; “Rabbimiz ve yaratıcımız Allahü teâlâdır. Yâ Şuayb! Sen ise Allahü teâlânın peygamberisin!” dediler ve kâidelerinden yere düşüp paramparça oldular. Bu mucize karşısında bâzı kimseler îmâna geldi. İnanmayanlar ise azgınlıklarını daha da arttırdılar. Şuayb aleyhisselam son defâ îkâz edip puta tapmaktan vaz geçmelerini, Allah’a îmân etmelerini, ölçü ve tartıda adâletli olmalarını ve her türlü zulümden vazgeçip kurtulmalarını söylediyse de inkâr edip inanmadılar. Îmân etmeyeceklerini açıkça söyleyip; “Eğer sen doğru sözlüysen, bize gökten azap indir.” dediler.     Şuayb aleyhisselam bu azgın kavmi Allahü teâlâya havâle etti. Allahü teâlâ onlara isyanları sebebiyle şiddetli bir azap göndererek hepsini helâk etti. Önce ortalığı kasıp kavuran şiddetli bir sıcaklığa tutuldular. Sular fokur fokur kaynadı. Susuzluktan kıvranıyorlar, sıcak suları içtikçe içleri yanıyordu. Çâresizlikten gölge ve içecek su arıyorlar, bir taraftan bir tarafa koşuyorlardı. Bu hâl yedi gün devâm etti. Sekizinci gün ufukta koyu gölgeli siyah bir bulut çıkıp yükseldi. Bunu gören Eykeliler, serinlemek için koşup hepsi bulutun altında toplandılar. Onlar bulutun altına toplanır toplanmaz buluttan üzerlerine şiddetli bir ateş yağmaya başladı ve hepsi ateş altında helâk olup gittiler.     Eykelilerin helâk edildiği bugün, Kur’ân-ı kerîmde (gölge günü) olarak bildirilmekte ve meâlen şöyle buyrulmaktadır:“O gölge (zulle) gününün azâbı onları yakalayıverdi. Gerçekten o azap büyük bir günah azâbı idi.” (Şuarâ sûresi: 189)     Şuayb aleyhisselam, Eyke ahâlisinin helâk olmasından sonra inananlarla birlikte Medyen’e gidip yerleşti. İnananlardan birinin kızıyla evlendi. İki kızı oldu. Kızlar büyüdü. Kendisi iyice yaşlandı. Allah korkusundan çok gözyaşı döktü. Gözleri zayıfladı, vücudu kuvvetten düştü. Bu sırada Mısır’dan çıkıp Medyen’e gelen Musa aleyhisselam, kuyu başında koyunlarını sulamak için bekleyen Şuayb aleyhisselamın kızlarına yardım ederek koyunlarını suladı. Şuayb aleyhisselam ücret vermek için onu evine dâvet etti. Onu emin ve güvenilir bir kimse olarak görüp koyunlarına çoban tuttu. Sekiz sene koyunlarını gütmesi şartıyla kızlarından birini ona nikâhladı.     Musa aleyhisselam orada on sene kaldı. Çocukları oldu. Daha sonra Mısır’a göç etti. Sıhhati düzelip gözleri açılan Şuayb aleyhisselam, her sene Medyen’den Mısır’a giderek kızı ve dâmâdını ziyâret etti. Bir müddet sonra Mekke-i mükerremeye gidip yerleşti. Daha sonra da orada vefat etti. Vefâtında 300 yaşında olduğu rivâyet edilmiştir.     Şuayb aleyhisselam çok namaz kılardı. Tevrat’ta ismi Mikâil olarak bildirilmiştir. Kur’ân-ı kerîmde A’râf, Şuarâ, Hûd ve Ankebût sûrelerinde Şuayb aleyhisselam, Medyen ve Eyke kavimleri hakkında âyet-i kerîmeler mevcuttur.

*Maun Suresi ve Anlamı

Kur’an-ı Kerim’in 107. suresi olan Maun suresi, adını, son ayetinde geçen “maun” sözcüğünden almıştır. Maun, “yardım ve zekat” anlamına gelir. Maun suresi 7 ayetten oluşur. Mekke döneminde inmiştir. Surede, biri Allah’ın (c.c.) nimetlerini ve hesap gününü inkâr eden nankör, diğeri amellerini gösteriş için yapan riyakâr olmak üzere iki tip insan tasvir edilmektedir.

Bismillahirrahmanirrahim
Eraeytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî yedu’ulyetîm. Velâ yehuddü alâ taâmil miskîn. Feveylün lil musallîn. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn. Ellezîne hüm yürâûne ve yemneun elmâûn.

Anlamı:
Gördün mü o hesap gününü yalanlayanı! İşte o yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.

3.Ünite: DİN ve HAYAT

*Din, Birey ve Toplum

• Yapılan arkeolojik çalışmalar ve dinler tarihi araştırmaları, dinin insanlık tarihi boyunca var olan evrensel bir kurum olduğunu ortaya koyar. Yüce Allah, ilk insandan itibaren insanlara ilahi kitaplar ve peygamberler göndermiştir. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’dir.
• İslam dini Allah’ın insanlara gönderdiği son ilahi dindir. İslam dini evrensel olduğu için bütün insanlara hitap eder.
• İslam dininin temel amacı hem bireyin hem de toplumun mutlu, huzurlu ve barış içinde yaşaması, en önemlisi de insanın bu dünyadan ahiret alemine imanlı bir şekilde göç ederek cenneti kazanmasıdır.
• İslam dininde yer alan temel inanç, ibadet ve ahlak esasları bireysel ve toplumsal yönden mükemmele ulaşmamıza yöneliktir. Bunun için en önemli rehberimiz Kur’an-ı Kerim ve onu bize açıklayan hadislerdir.”…Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidayet ve rahmet kaynağı, Allah’a gönülden bağlananlar için bir müjde olarak indirdik.” (Nahl suresi, 89. ayet)İnanç Esasları: İslam inancının temelini tevhid inancı oluşturur. Tevhid; Allah’ın varlığı ve birliği inancı demektir.”De ki: O Allah’tır, bir tektir. Her şey O’na muhtaçtır. O hiçbir şeye muhtaç değildir. O’ndan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlas suresi, 1-4. ayetler)İslam dininin temel inanç esasları (imanın şartları);
› Allah’ın var ve bir olduğuna inanmak
› Meleklere inanmak
› Kitaplara inanmak
› Peygamberlere inanmak
› Kadere inanmak
› Ahiret gününe inanmakİmanın şartlarına gönülden inanan bir müslüman, Allah’ın her an kendisini görüp gözettiğinin farkında olarak hareket eder. Allah’ın seçkin kulları olan peygamberlerin hayatlarını kendisine örnek almaya çalışır. Bir gün ahiret hayatında Allah’ın karşısına çıkıp dünyada yaptıklarının hesabını vereceği bilinciyle iyi davranışlar yapmaya yönelir.İbadetler: İbadet, Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan her güzel iş ve davranışa verilen isimdir. Başlıca ibadetler olan namaz, oruç, zekat ve hac Kur’an’da farz (yapılması zorunlu) ibadetler olarak bildirilmiştir. Bunların yanında Kur’an okumak, nafile namaz kılmak, çalışmak, vatana, millete, dine, insanlığa faydalı bilim öğrenmek, hayırseverlik, yardımseverlik vb. birçok güzel davranış ibadet kapsamına girer.”Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat suresi, 56. ayet)İbadetlerin bireysel ve toplumsal birçok faydaları vardır. İbadet insanın iç huzurunu güçlendirir.
› İnsan sıkıntılı zamanlarında dua, Kur’an okuma, namaz vb ibadetlerle Rabb’ine yönelir, O’na sığınır, O’ndan yardım ister. Böylece sıkıntılarını hafifletir. İnsanın işlediği hatalardan dolayı tövbe etmesi, onun ümitlerini canlı tutar ve böylece güven duygusu oluşur.
› Namaz insanı Allah’a yaklaştırır. Onu disipline eder, temizliğe alıştırır, planlı ve programlı olmayı, zamanı iyi kullanmayı öğretir.
› Oruç insana sabretmeyi ve muhtaçların halini anlamayı öğretir. Yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma duygularını güçlendirir. Nimetlerin değerini anlamamızı sağlar.
› Zekat toplumdaki ekonomik dengeyi sağlar. Fakirler ve zenginler arasında sevgi köprüleri kurar.
› Hac toplumda kardeşlik, birliktelik duygularını güçlendirir.

Ahlak İlkeleri: Ahlak kelimesinin sözlük anlamı karakter, huy, yaratılış demektir. Terim olarak ise güzel davranışlar, güzel huylar, toplumun fertlerinin uymak zorunda oldukları kurallar demektir. Dinimizde güzel ahlaklı olmaya büyük önem verilir. Peygamber Efendimizin gönderiliş amaçlarından biri de güzel ahlakı yaygınlaştırmaktır. Nitekim Peygamberimiz “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de insanları güzel davranışlar yapmaya yönlendiren birçok ayet-i kerime vardır. Dinimizin emirlerine uyan kişi kendine çeki düzen verir ve hem inanç, hem ibadet, hem de ahlak konusunda İslam’ın ilkelerini yaşamak için elinden gelen gayreti gösterir. Böylece toplumsal hayatta barış, huzur ve güven ortamı oluşur.

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’raf suresi, 199. ayet)

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin yaptığıdır ki Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekat verir…” (Bakara suresi, 177. ayet)

*Dinin Temel Gayesi

İslam dininin temel amacı insanın hem bu dünyada hem de ahirette mutlu olmasını sağlamaktır. Bunun için uyulması gereken ilkeler rehberimiz Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamber Efendimizin hadislerinde açıkça belirtilmiştir. Yüce dinimiz İslam’ın bu ilkelerinde can, nesil, akıl, mal ve din emniyetiyle ilgili hükümler de yer almaktadır.

Canın Korunması: Dinimizde insan öldürmek en büyük günahlardan sayılır. Bunun yanında intihar etmek de büyük günahtır. Çünkü hayat Allah’ın bize emanetidir. İslam dini inanç farkı gözetmeksizin bütün insanların hayat hakkını koruma altına alır. Başkalarının sağlığını tehlikeye atacak davranışlar bireylerin sağlık hakkını ihlal etmek demektir. Dinimizde insan sağlığını tehlikeye atacak her türlü üretim, alım-satım, çevreyi kirletmek gibi uygulamalar günah sayılır. İşverenler de işçilerinin iş sağlığı ve güvenliği hususunda sorumludurlar. Bu nedenle hem kendi sağlığımıza, hem de başkalarının sağlığına zarar verecek tutum ve davranışlardan uzak durmalıyız.”Kim de bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa suresi, 93. ayet)

Neslin Korunması: Neslin korunması toplumun devamı için bir zorunluluktur. Neslin korunabilmesi sağlıklı bir aile kurmakla mümkündür. Bu nedenle İslam dini, aile kurumunun temeli olan nikâh üzerinde önemle durmuştur. Kur’an-ı Kerim’de evlilik ve aile ile ilgili kurallar ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır.

“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir.” (Rum suresi, 21. ayet)

“Ey gençler! Aranızda gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek gözü haramdan korumak ve iffeti muhafaza etmek için en iyi yoldur.” (Hz. Muhammed s.a.v.)

Malın Korunması: Dinimize göre helal yoldan olmak şartıyla herkesin mülk edinme hakkı vardır. Ancak hırsızlık, kumar, rüşvet, gasp gibi haksız yollarla elde edilen kazançlar mülk sayılmaz ve haram olur. Bu sebeple kişinin emek ve zaman harcayarak elde ettiği malının hırsızlık, gasp veya yağma gibi çirkin fiillerle alıkonulması haramdır. Kumar yoluyla kazanç elde etmek de haramdır. Dolayısıyla dinimiz helal yoldan kazanılan malın korunmasına önem vermiş, haksız kazancı yasaklamıştır.

“Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” (Nisa suresi, 29. ayet)

Aklın Korunması: İnsan akıllı bir varlıktır. Bu özelliğiyle diğer canlılardan ayrılmış ve inanıp iyi işler yapmak üzere Allah tarafından sorumlu tutulmuştur. İnsanın Allah katında sorumlu olabilmesi için akıllı, ergenlik çağına ulaşmış ve özgür bir birey olması gerekir. Yani İslam’ın ilkeleri bu şartları taşıyan insanlar için geçerlidir. Bu sebeple dinimiz aklın korunmasına büyük önem vermiş, insanın akıl sağlığını tehlikeye atan, sağlıklı düşünmesini engelleyen alkol, uyuşturucu vb. zararlı alışkanlıklardan uzak durulmasını istemiştir.

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?” Maide suresi, 90, 91. ayetler

Dinin Korunması: Dinin korunmasında gözetilmesi gereken en önemli husus sağlam ve doğru bilgi kaynaklarıyla dinin anlaşılmasıdır. İslam dininin temel kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sünnetidir. Kur’an ve sünnete dayanmayan din anlayışları kabul edilemez. Dinde dayanağı olmayan ve sonradan ortaya çıkan yaklaşımlar bid’at olarak görülmüştür.

“Sözlerin en hayırlısı Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’dir. Yolların en hayırlısı Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan ortaya çıkarılan bid’atlerdir. Bütün bid’atler de dalalettir. (Hz. Muhammed s.a.v.)

Dinin korunması Allah’ın (c.c.) çizdiği sınırlar içerisinde kalarak dinin emir ve yasaklarını uygulamakla mümkündür. Din bid’at ve hurafelerle tahrif edilebildiği gibi yanlış yorum ve uygulamalarla da özünden saptırılabilir. Bu sapmalara maruz kalmamak için Müslümanlar her namazda okunan Fâtiha suresinde Yüce Allah’tan kendilerini dosdoğru yola iletmesini dilerler. Bid’at ve hurafelerle yoldan saparak Allah’ın (c.c.) gazabına uğrayanların yolundan da uzak tutmasını isterler.

*Hz. Yusuf’un (a.s.) Hayatı

Kur’an’da yer alan surelerden biri olan Yusuf suresi, 111 ayetten oluşmaktadır. Bu surede Hz. Yusuf’un hayatı anlatılır. Yusuf aleyhisselamın hayat hikayesi Kur’an-ı Kerim’de “kıssaların en güzeli” olarak nitelendirilmiştir.

Hz. Yusuf’un Hayatı:

Hz. Yusuf aleyhisselam Kur’an-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerden olup Yakup peygamberin oğludur.
Hz. Yakup’un on iki oğlu vardı. Bunların içinde dünyalar güzeli bir çocuk olan Yusuf’u çok seviyordu. Hz. Yusuf on iki yaşlarındayken rüyasında on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettiklerini gördü. Bu rüyayı hemen babasına anlattı. Babası, Yusuf’a (a.s.) ileride önemli bir insan olacağını, büyük nimetlere kavuşacağını ve bu rüyayı kesinlikle kardeşlerine anlatmamasını tembih etti. Çünkü Yakup (a.s.) büyük oğullarının Yusuf’u kıskanıp ona bir kötülük etmelerinden endişe ediyordu.
Babalarının Yusuf’u daha çok sevmelerinden dolayı rahatsız olan ve Yusuf’u kıskanan diğer kardeşler bir araya toplandılar. Aralarında anlaşarak Yusuf’tan kurtulmaya karar verdiler. Gezip dolaşmak bahanesiyle babalarından izin alarak Hz. Yusuf’u kırlara götürdüler. Daha sonra onu bir kuyuya attılar. Avladıkları bir hayvanın kanını Yusuf’un gömleğine sürerek bu şekilde babalarının yanına döndüler. Babalarına “Yusuf’u kurt kaptı.” diyerek yalan söylediler.
Kuyunun yanından geçmekte olan bir kervanın yolcuları, Hz. Yusuf’un sesini duyup onu kuyudan çıkardılar. Hz. Yusuf’u Mısır’a götürerek onu Mısır vezirine köle olarak sattılar.
Yusuf aleyhisselam Mısır vezirinin evinde rahat bir şekilde yaşamını sürdürüyordu. Gençlik dönemlerine eriştiğinde kendisine atılan bir iftiradan dolayı hapse atıldı ve uzun yıllar hapiste kaldı. Hz. Yusuf hapisteyken Allah ona rüyaları yorumlamayı ( rüya tabirini) öğretti. Yusuf (a.s.) hapisteyken arkadaşlarının rüyalarını yorumluyor, yorumladığı bu rüyalar doğru çıkıyordu. Allahü Teala Hz. Yusuf’a zindandayken peygamberlik vazifesini bildirdi.
Mısır hükümdarı, bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi besili ineği yediğini ve yedi yeşil başağın yanında yedi kurumuş başak olduğunu gördü. Bu rüyasının yorumlanmasını istedi. Fakat yanındaki danışmanların yaptıkları yorumlamaları mantıklı bulmadı. O sırada Hz. Yusuf’un hapis arkadaşı olan ve ona rüyasını yorumlatan bir kişi kralın yanında bulunuyordu. O kişi krala, bu rüyayı yorumlayabilecek birini tanıdığını ve rüyanın yorumunu öğrenebileceğini söyledi. Kral da bunu kabul etti. O adam hemen Yusuf aleyhisselamın yanına gitti ve hükümdarın (kralın) rüyasını anlattı. Hz. Yusuf, yedi yıl bolluk olacağını, peşinden gelen yedi yılın ise kıtlık ile geçeceğini söyleyerek kralın rüyasını yorumladı. Mısır hükümdarı Hz. Yusuf’un yorumunu mantıklı buldu ve bu konuda ne tür çözüm önerilerinin olduğunu sordu. Hz. Yusuf hükümdara önerilerini söyledi. Bunun üzerine hükümdar, Hz. Yusuf’u hapisten çıkardı ve ona devletin hazinesinin sorumluluğunu verdi. Hz. Yusuf yedi yıl bolluğun olduğu zamanlarda üretilen ürünlerin bir kısmını depoladı ve böylece devletin hazinesini doldurdu. Bolluk yıllarının ardından gelen kıtlık yıllarında depolardaki bu ürünleri halka dağıtmaya başladı.
Bu sırada Hz. Yusuf’un vatanı ve ailesinin yaşadığı yer olan Kenan (Filistin) diyarında da kıtlık yaşanıyordu. Hz. Yakup, oğullarını erzak almak üzere birkaç defa Mısır’a gönderdi. Hz. Yusuf kardeşlerini tanıdı ancak onlara ilk başta kendini tanıtmadı. Ancak daha sonra onlara kendini tanıttı. Kardeşleri Hz. Yusuf’u tanıyınca çocukken ona yaptıklarından dolayı çok mahcup oldular. Ancak Hz. Yusuf, eskiden kendini kuyuya atmalarına ve çok sevdiği babasından ayırmalarına rağmen ağabeylerini affetti. Hz. Yusuf onlara “Bugün kınanacak değilsiniz. Allah sizi affetsin. O, merhametlilerin en merhametlisidir. ” (Yusuf suresi, 92. ayet) dedi.
Yusuf peygamber; babasını, annesini ve kardeşlerinin hepsini Mısır’a davet etti. Onlar da bu daveti kabul ettiler. Mısır’a vardıklarında Hz. Yusuf annesiyle babasını tahta oturttu. Diğer on bir kardeşi ise Hz. Yusuf’a saygılarını göstermek için onun önünde eğildiler. O zaman Hz. Yusuf “…Babacığım, işte bu daha önce gördüğüm rüyanın gerçekleşmesidir. Rabb’im onu gerçekleştirdi. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozdu. Sonra, beni hapisten çıkaran, sizi çölden getiren Rabb’im bana pek çok iyiliklerde bulundu…” (Yusuf suresi, 100. ayet) dedi.
Hz. Yusuf (a.s.) Mısır’da uzun yıllar Maliye Bakanlığı yaptı ve insanları adaletle yönetti. Onlara peygamberlik yaptı. İnsanları her zaman iyiliğe ve güzelliğe çağırdı.

“Andolsun, Yusuf ve kardeşlerin(in kıssaların)da, (hakikatı arayıp) soranlar için ibretler vardır.”

*Asr Suresi ve Anlamı

Sure, adını birinci ayette geçen “asr” kelimesinden alır. Asr; zaman, çağ, ikindi vakti gibi anlamlara gelir. İslam bilginleri “asr” kelimesini daha çok Hz. Muhammed’in (s.a.v.) asrı ve ahir zaman şeklinde yorumlamışlardır. Asr suresi, insanı ebedi mutluluğa ulaştıracak ve ebedi hüsrandan kurtaracak temel yolları açıklar. Surenin başında zamana yemin edilerek onun insan hayatındaki yerine ve önemine dikkat çekilmiştir. Çünkü zaman insan için değerlidir. İnsanın ömrünü Allah’ın (c.c.) emrettiği şekilde değerlendirmesi tavsiye edilmiş aksi takdirde ziyanda olacağı bildirilmiştir.

Bismillâhirrahmânirrahîm.
1. Vel asr.
2. İnnel insane le fi husr.
3. İllellezine âmenû ve amilü’s sâlihâti ve tevâsav bi’l hakkı ve tevâsav bi’s sabr.

Anlamı:
1. Andolsun zamana ki
2- İnsan gerekten ziyan içindedir.
3. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (onlar ziyanda değillerdir).

4.Ünite: Hz MUHAMMED’İN ÖRNEKLİĞİ

*Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Doğruluğu ve Güvenilir Kişiliği

• Hz. Muhammed her zaman dürüstlüğü ile tanınmış, kimseyi aldatmamış, asla yalan söylememiş ve verdiği sözlerde durmuştur. Bu yüzden O’na “Muhammedül emin” (güvenilir Muhammed) denilirdi.
• İslamiyeti yaymaya başladığında müşrikler O’na kahin, büyücü, sihirbaz dediler ama yalancı diyemediler.
• Kabe’nin tamiri sırasında Mekkeliler arasında çıkan ve neredeyse kan dökülmesine neden olan bir anlaşmazlık Hz. Muhammed’in hakem olması ve bu durumdan herkesin memnun olması ile çözülebilmiştir.
• Mekkeliler Peygamberimize çok güvendikleri için Mekke dışına gittiklerinde önemli eşyalarını O’na emanet ederlerdi. Hatta O Medine’ye hicret ederken kendisinde bulunan emanetleri Hz. Ali’ye teslim etmiş ve bunları sahiplerine vermesini istemiştir.
• Ticaretle uğraşan ve Mekke’nin en zenginlerinden olan Hz. Hatice, Hz. Muhammed ile ticari ortaklık yapmış ve kendi adına çalışmasını istemiştir. Hz. Hatice O’na “Ey Muhammed! Sen iyi, doğru, güvenilir ve güzel ahlaklı birisin.” demiştir.
• Peygamberimiz bir gün Medine çarşısında gezerken buğday dükkanının birinde, buğday çuvalına elini daldırıp altının nemli, üstünün ise kuru olduğunu gördü. Bunun nedenini sorduğunda satıcı bunun yağmurdan kaynaklandığını söyledi. Bunun üzerine Hz. Muhammed “Bizi aldatan bizden değildir.” diyerek satıcıyı ikaz etti.
• Peygamberimiz Mekkeliler’in hepsini Safa tepesinin yanına çağırdı ve onlara İslam’ı anlatmak için tepeye çıkıp şöyle dedi: “Ey insanlar! Şu dağın arkasında size saldırmak üzere hazırlanmış bir ordu var desem bana inanır mısınız?” Oradakilerin hepsi “Evet inanırız. Çünkü senden hiçbir zaman yalan söz duymadık.” dediler.» “Andolsun ki Resulullah sizin için güzel bir örnektir.” (Ahzap suresi, 21. ayet)» “Ve onlar ki kendilerine emanet edileni korur, verdikleri sözü yerine getirir ve şahitliklerini (dosdoğru) yaparlar.” (Mearic suresi, 32. 33. ayetler)» “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd suresi, 112. ayet)» “Müslüman, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)» “Bizi aldatan bizden değildir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)» “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol.” Hz. Muhammed (s.a.v.)» “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.” Mevlana Celaleddin Rumî

*Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Merhametli ve Affedici Oluşu

• Merhamet; canlılara sevgi ve şefkatle yaklaşmak demektir. Bu duyguyu en güzel yansıtan kişi olan Peygamberimiz, inanan ya da inanmayan herkese merhametle yaklaşırdı. O (s.a.v.) merhametli, hoşgörülü, affedici, kibar olduğu için insanlar kısa sürede O’nun etrafında toplanmış, Müslümanlığı kolayca kabul etmişlerdir.

• Peygamberimiz İslam’ı anlatmak için Taif şehrine gittiğinde, Mekkeli müşriklerin kışkırtmasıyla Taifliler O’na taş attılar, eziyet ettiler, yoluna diken attılar. Ancak Hz. Muhammed bu duruma çok üzüldüğü halde yine de onlara beddua etmedi. Onlar için “Rabbim! Halkımı bağışla, onlar ne yaptıklarının farkında değiller.” diye dua etti.

• Peygamberimiz savaşta bile çocuklara, kadınlara, sivillere, çevreye zarar verilmemesini istemiştir. Bir savaşta çocukların da öldüğünü öğrenip üzülen Peygamberimize “Üzülme, onlar düşman çocukları” dediklerinde “Düşmanların çocukları bile olsalar, çocuklar sizden iyidirler. Çocukları sakın öldürmeyin.” buyurdu.

• Peygamberimiz hayvanlara da merhametle yaklaşırdı. Bir gün arkadaşlarıyla birlikte bir yolculuk sırasında dinlenmek için durmuşlardı. Durdukları yerde kuş yumurtaları buldular. Birisi yumurtaları alınca kuş büyük bir korku içinde kanatlarını çırpmaya başladı. Peygamberimiz o kişiye hemen yumurtaları yerine koymasını söyledi.

• Peygamberimiz çocuklarla şakalaşır, ilgilenir, onları kucağına veya sırtına alır, severdi. Kucağındaki bir çocuğu öperken onu gören birisi “Ya Resulallah! Benim on tane çocuğum var ama hiçbirini öpmedim.” deyince hz. Muhammed “Kalbinde merhamet kalmamışsa ben ne yapayım. Merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.” buyurur.

• Peygamberimiz yetimlere, kimsesizlere de merhametliydi. Medine’de Mescid-i Nebi’nin (Peygamber mescidi) yanına yaptırdığı Suffe’de kimsesizler ve yetimler kalıyordu.

• Onbir yaşından itibaren Peygamberimizin yanında kalan Enes bin Malik’in anlattığına göre “Resulullah bir gün Enes’i bir iş için gönderir. Enes, sokakta oynayan çocukları görünce onlara katılır ve oyuna dalar. Aradan hayli zaman geçip de Enes gelmeyince Peygamberimiz onu aramaya çıkar. Çocuklarla oynadığını görünce arkasından yavaşça gelir ve ensesinden tutar. Enes irkilerek dönünce karşısında gülümseyen Peygamberi görür. Peygamberimiz “Enesciğim. sana söylediğim yere gittin mi?” diye sorunca Enes de “Hemen gidiyorum Ya Resulallah!” diye cevap verir.

• Hz. Muhammed diğer din mensuplarına da hoşgörülü davranmıştır. Bir gün Necran Hristiyanları O’nu ziyarete geldiler. Tam ziyaret saatinde Müslümanlar ikindi namazına yöneldiler. Bu sırada Hristiyanlar da mescidin doğu tarafına yönelerek kendi ibadetlerini yapmaya başladılar. Bunu gören bazı sahabeler Hristiyanlara engel olmak istediler ama Peygamberimiz engin hoşgörüsüyle onların da kendi ibadetlerini yapmalarına izin verilmesini sağladı.

• İslamiyet’in ilk yıllarında Peygamberimiz Mekke’de görevini yapmaya çalışırken Mekke müşrikleri O’na çok eziyet ve kötülük ettiler. Hz. Muhammed ve müslümanların yurtlarını terk edip Medine’ye hicret etmelerine sebep oldular. Ancak Peygamberimiz 630 yılında Mekke’yi fethettiğinde bu kişiler haklarında verilecek kararı beklemeye başladılar. Hz. Muhammed Kabe önünde toplanan halka seslendi: “Ey Kureyş topluluğu! Benden ne umuyorsunuz? Size nasıl davranacağımı sanıyorsunuz?”
Onlar da hayır (iyilik) beklediklerini söylediler. Bunun üzerine Hz. Muhammed:
“Bugün ben size Yusuf Peygamberin kardeşlerine dediğini diyeceğim. Size hesap sormak yok, hepiniz serbestsiniz, evlerinize gidiniz.” dedi ve Mekkelilerin hepsini affetti.

• Oğlu İbrahim bir buçuk yaşındayken vefat edince Peygamberimiz onun acısına dayanamadı. İbrahim’i bağrına basıp öpmeye, koklamaya başladı ve bir yandan da ağlıyordu. Bunu gören arkadaşları çok şaşırdılar ve “Siz de mi ağlıyorsunuz?” diye sordular. Hz. Muhammed şöyle dedi: Göz yaşarır, yürek sızlar. Ancak biz Rabbimizin hoşuna gitmeyen bir söz söylemeyiz. Bil ki ey İbrahim! Senin ayrılığına dayanamıyoruz.”

» “(Resulüm) Biz seni alemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya suresi, 107. ayet)

» “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe suresi, 128. ayet)

» “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet, bağışlanmaları için dua et…” (Al-i İmran suresi, 159. ayet)

» “Sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin.” (Gâşiye suresi, 21, 22. ayetler)

» “Merhamet edenlere Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

» “Yetimi sevindirmek kalbi yumuşatır.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

» “Hoşgörülü ol ki hoş görülesin.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

 

*Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İstişareye Önem Vermesi

• İstişare (danışma); bir iş için bilgi veya yol-yöntem sormak, danışmak, görüş almak, fikir alışverişinde bulunmak anlamlarına gelir. Peygamber Efendimiz bir konuyla ilgili karar vermeden önce uzman kişilere danışır, onlarla fikir alış verişinde bulunur ve “Her şeyi ben bilirim.” anlayışıyla hareket etmezdi. Nitekim sahabeden Ebu Hureyre “Resulullah’tan daha fazla arkadaşlarıyla istişare eden bir kimse görmedim.” diyerek Peygamberimizin danışmaya ne kadar önem verdiğini belirtmiştir. Peygamberimizin hayatından istişare örnekleri;
• Hz. Muhammed, kendisine ilk vahiy geldiğinde durumu eşi Hz. Hatice ile paylaşmış ve onun önerisiyle Varaka isimli din bilginiyle görüşmüş, istişare etmiştir.
• Hz. Ali, Peygamberimizin kızı Fatıma ile evlenmek istiyordu. Durumu Peygamberimize bildirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz konuyla ilgili kızı Fatıma’ya ve diğer aile üyelerine danışmış ve yapılan istişare doğrultusunda karar vermiştir.
• Bedir savaşında arkadaşlarının görüşleri doğrultusunda ordunun konumunu değiştirmiştir. Bu savaşta sahabeden Hubab (r.a.), savaş öncesi Müslümanların mevzi aldığı yeri beğenmemişti. Daha sonra Peygamberimizin yanına gelerek “Ey Allah’ın resulü! Orduyu buraya Allah’ın emriyle mi getirdin, yoksa bir savaş taktiğiyle mi?” diye sordu. Peygamber Efendimiz “Savaş taktiğiyle.” diye cevap verince Hubab “Ey Allah’ın elçisi! Bedir köyünün en sonundaki kuyu etrafında mevzi alalım. Böylece putperestleri susuz bırakmış oluruz.” dedi. Peygamberimiz bu teklifi beğendi ve hemen ordunun konumu değiştirildi.
• Gatafan kabilesinin savaş tehdidinden kurtulmak için Medine’de yetişen hurmanın üçte ikisini vererek barış yapmak istemiş, ancak arkadaşlarının bunu uygun görmemesi üzerine vazgeçmiştir.
• Hendek savaşında, yapılan istişare sonucu Selman-ı Farisi’nin görüşü doğrultusunda şehrin (Medine) etrafına hendek kazılmıştır.• Uhut savaşında savunma mı, meydan savaşı mı yapılacağı konusunda istişare etmiştir.» “…(Ey Peygamber) işlerinde onlarla fikir alışverişinde bulun…” (Âl-i İmran suresi, 159. ayet)
» “…Onların (müminlerin) işleri aralarında danışma iledir…” (Şûrâ suresi, 38. ayet)
» “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” (Enbiya suresi, 7. ayet)
» “Danışan asla pişman olmaz.” Hz. Muhammed (s.a.v.)
» “Bir millet, işlerini danışma ile yürüttüğü sürece sıkıntıya düşmez.” Hz. Muhammed (s.a.v.)
» “Danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış.” Atasözü

*Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Cesaret ve Kararlılığı

• Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kişisel özelliklerinden biri de cesur olmasıdır. O, en zor ve sıkıntılı anlarda bile cesaretinden bir şey kaybetmemiştir. Mekkeli müşriklerin İslam’ın yayılmasına engel olma çabalarına hatta Taif’te müşrikler tarafından taşlanarak şehirden çıkarılmasına rağmen içinde bulunduğu toplumun inanç ve âdetlerinin yanlış olduğunu cesaretle söylemiştir. Hz. Peygamberin bu kararlılığı karşısında yaptıkları baskıların işe yaramadığını gören müşrikler Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kendilerince cazip teklifler sunmuşlardır. Allah Resulü “Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler yine de yolumdan dönmem…” buyurarak cesaretini ve kararlılığını ortaya koymuştur.

• Mekke’de müşriklerin baskıları nedeniyle İslam’ı tebliğ etme imkânı kalmayınca Hz. Muhammed (s.a.v.), Allah’ın (c.c.) izin vermesiyle Medine’ye hicret kararı aldı. Kendisi başta olmak üzere bütün Müslümanlar inançları uğruna her şeylerini geride bırakıp yola düştüler. Hicret esnasında müşrikler tarafından takip edildikleri için Hz. Ebubekir (r.a.) ile Sevr mağarasına sığınan Hz. Peygamber (s.a.v) en zor zamanda “… Üzülme! Allah bizimle beraberdir…” (Tevbe suresi, 40. Ayet) diyerek yol arkadaşını teselli etmiş ve cesaretini korumuştur.

• Son derece yumuşak huylu, sakin bir tabiata sahip olan Hz. Muhammed (s.a.v.), yeri geldiğinde hak ve hakikat uğrunda cesur ve yürekliydi. Bedir Savaşı’nın en şiddetli anlarında, bin kişilik müşrik ordusu karşısında üç yüz kişilik Müslüman ordusu telaşa kapıldıklarında ona sığınıyor, onu kendilerine siper yapıyorlardı.

• Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.v.) dek Allah’ın (c.c.) bütün elçileri sıkıntılar karşısında davalarıyla ilgili herhangi bir gevşekliğe ya da ümitsizliğe kapılmamışlardır. Vazgeçmek yerine Rablerine sığınıp O’ndan yardım dilemişlerdir.

• Hz. Muhammed (s.a.v.) de risâletini tebliğe başladığı ilk günden itibaren görevinin son anına kadar kararlılığını devam ettirmiştir. İki büyük destekçisi eşi Hz. Hatice (r.a.) ve amcası Ebu Talib’i kaybetmenin üzüntüsünü üzerinden atamamışken tebliğ için Taif’e giden Resûlullah (s.a.v.), burada kötü karşılanmıştır. Taşlanmasına ve ayaklarının kanlar içinde kalmasına rağmen sebatını bozmamış ve ümitsizliğe düşmemiştir. Huneyn’de düşmanın pususu karşısında dağılan Müslümanlara yeryüzü bütün genişliğine rağmen dar geldiği anda Hz. Muhammed (s.a.v.) hem düşman üzerine yürümüş hem de ashâbının toparlanmasını sağlamıştır. Yine Hz. Peygamber’in (s.a.v.) müşriklere karşı giriştiği Hendek Savaşı’nda verilen mücadeledeki kararlı tavrı da Kur’an’da dile getirilmiştir.

*Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hakkı Gözetmedeki Hassasiyeti

• Hak ve adalet konularında uymamız gereken ilkeler Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilir:

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğip büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa suresi, 135. ayet)

• Peygamber Efendimiz de insanlara hakkı gözetmelerini ve adil olmalarını söylerken bunları öncelikle kendi hayatında uygulamıştır.

“Ben adaletli olmazsam başka kim adil olabilir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

• Peygamberimiz hadislerinde hak ve adalet kavramlarının toplumsal huzur açısından önemine dikkat çekmiştir.

“Yer ve gökler adaletle ayakta durmaktadır.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Güçsüzün incindiği ve hakkını alamadığı bir toplum yücelemez.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Peygamberimizin Hayatından Hak ve Adalet Örnekleri:

• Bedir savaşında alınan esirler arasında Peygamberimizin henüz Müslüman olmayan amcası Abbas da vardı. Esirler (tutsaklar) fidye vererek esirlikten kurtuluyorlardı. Bazı kişiler ” Peygamberimizin amcasıdır.” diyerek Abbas’ın bağışlanmasını istediler. Peygamberimiz “Hayır, böyle bir şey olamaz. Onun ödemek zorunda olduğu fidyenin bir dirhemi bile bağışlanamaz.” dedi.

• Peygamberimizden alacağını istemeye gelen bir adam, bunu kaba bir şekilde söylemişti. Peygamberimizin yanında olanlar adama kızmışlardı. Fakat adam; “Ben hakkımı istemeye geldim.” demişti. Peygamberimiz çevresindekilere;“Sizin ondan yana olmanız gerekirdi çünkü bu adam hakkını istiyor.” dedikten sonra adama borcunu ödedi. Adam, “Sen benim hakkımı çok iyi bir şekilde ödedin. Allah da sana ödülünü verecektir.” diye dua ederek gitti. Peygamberimiz de “İşte hak sahiplerinden yana çıkıp hakkın yerini bulmasına yardımcı olanlar, insanların en hayırlılarıdır. İçinde, zayıf kimsenin incitilmeden hakkını alamadığı bir toplum yükselemez.” dedi.

• Mahzumoğulları’ndan bir kadın hırsızlık yapar. Bir kısım ileri gelen Kureyşliler Hz. Muhammed’e bir aracı göndererek kadını affetmesini isterler. Bu işi Hz. Muhammed’in çok sevdiği bir kişi olan Üsame’nin yapabileceğini düşünürler. Sonra durumu iletmek üzere Üsame’yi Peygambere gönderirler. Üsame gelip durumu anlatınca Hz. Peygamber üzülür. Ayağa kalkarak şunları söyler: “Ey insanlar, sizden önceki insanlar aralarında varlıklı biri hırsızlık yaptığında ona dokunmazlar; zayıf biri hırsızlık yaptığında ise onun cezasını verirlerdi. Allah onları bu yüzden helak etti. Allah’a yemin ederim, değil o kadın, bu suçu işleyen Muhammed’in kızı Fatıma bile olsa onun da cezasını veririm.”

• Hz. Muhammed gençliğinde Mekke’de haksızlığa uğrayan, parası, malı gasp edilen güçsüz ve kimsesizlerin haklarını korumak amacıyla kurulan Hılfu’l-Fudul (Erdemliler Hareketi) topluluğuna katıldı.

• Kabe Hakemliği: Kâbe, Mekkelilerin kutsal kabul ettikleri bir yerdi. Peygamberimiz, otuz beş yaşlarındayken bir gün Mekke’de şiddetli bir fırtına olmuş, Kâbe’yi de sel basmış ve büyük hasar görmüştü. Kâbe onarılırken sıra Mekkelilerce kutsal sayılan “Hacerülesvet” adı verilen taşın yerine konulmasına geldi. Her kabile, bu onurun kendisine ait olmasını istiyordu. Neredeyse bu yüzden kavga çıkacak ve kabileler arasında savaş başlayacaktı. Sonunda, Kâbe’ye ilk girecek kişinin hakemliğine başvurma kararı alındı. Kâbe’ye ilk gelen kişi Hz. Muhammed’di. Herkes bu durumdan memnun oldu. Çünkü, onun hakkı gözeten bir kişiliğe sahip olduğunu ve anlaşmazlığı adalete uygun olarak çözeceğini biliyorlardı. Peygamberimiz bir yaygı üzerine taşı koyarak her kabileden bir kişinin bunun ucundan tutmasını istedi. Taş, konulacağı yere kadar bu şekilde getirildi. Sonra Hz. Muhammed, eliyle taşı alıp yerine koydu. Böylece çıkması olası bir çatışma tatlılıkla çözüme kavuşturuldu.

*Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İnsanlara Değer Vermesi

 İslam dinine göre insan üstün ve şerefli bir varlıktır. Bu nedenle her türlü saygıya lâyıktır. Peygamberimiz de insanlara değer vermiş, insanlara saygılı davranmış ve insanlar arasında ayırım yapmamıştır. Peygamberimiz;

• İnsanlar arasında zengin, yoksul, yaşlı, genç, ırk, cinsiyet, inanç ayrımı yapmamış, herkese sevgiyle yaklaşırdı.

• Yaşadığı toplumda aşağılanan, ezilen kimselerin haklarını daima savunur ve korur, kölelerin özgürleştirilmesini teşvik eder, esirlere iyi davranır, kadınların ve kız çocuklarının horlanmasına karşı çıkar, böylelikle insan onurunun korunmasını isterdi..

• İnsanlara içten, samimi ve güler yüzlü davranır, herkesle konuşur, selamlaşır, kimsesiz, yaşlı, hasta ve yetimlerle ilgilenir, kendisiyle özel görüşmek isteyenleri geri çevirmezdi.

• Kendisini davet edenlerin davetlerine katılır, verilen armağanları (küçük ve değersiz olsa bile) geri çevirmezdi.

• Müslüman olmayan komşularıyla iyi geçinir, hasta olduklarında onları ziyaret eder, hangi dinden olursa olsun insana insan olduğu için değer verilmesini isterdi.

• Çocuklarla (özellikle yetim çocuklarıyla) ilgilenir, şakalaşır, başlarını okşar, onlara hediyeler verirdi.

• Kendisi için istemediği bir şeyi başkaları için de istemezdi.

Bir gün Peygamberimizin yanına gelen yaşlı bir kadın “Ey Allah’ın Resulü, sana anlatacak bazı sorunlarım var. Yanıma gelir misin?” der. Peygamberimiz de “Medine’nin neresine dersen geleyim. Derdini söyle, dinleyip sana yardımcı olayım.” der.

Bir gün Peygamberimiz ve arkadaşları otururken önlerinden bir Yahudi cenazesi geçer. Peygamberimiz ayağa kalkar. Yanındakiler de cenazenin Müslüman olmadığını söylerler. Bunun üzerine Hz. Muhammed “Bu da bir insan değil mi?” diyerek her insanın saygıya değer olduğunu vurgular.

Yemek sırasında Peygamberimizin kurumuş, bozulmuş hurmaları elinde biriktirdiğini gören bir kişi “Verin, onları ben yiyeyim.” deyince O (s.a.v.) “Ben kendim için hoş görmediğim bir şeyi sizin için asla istemem.” demiştir.

» “Biz hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık. Kendilerine güzel güzel rızıklar verdik. Yine onları yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.” (İsra suresi, 70. ayet)

» “Sizin en hayırlınız insanlara faydalı olanınızdır.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

*Kureyş Suresi ve Anlamı

Kureyş suresi Mekke döneminde inmiş olup 4 ayetten oluşur. Surede Kureyş kabilesinden bahsedildiği için bu adı almıştır. Kureyş, Peygamber Efendimizin mensup olduğu kabilenin adıdır. Kureyş suresinde cahiliye dönemi Araplarının durumlarından bahsedilir. Cahiliye döneminde Kureyş kabilesi diğer kabileler içinde ayrıcalıklara sahipti. Özellikle ticari ayrıcalıkları vardı. Sure, yaz kış onlara verilen nimetler nedeniyle Allah’a (c.c.) ibadet etmek gerektiğini hatırlatıyor.

Bismillahirrahmanirrahim
Li iylâfi kureyş. İylâfihim rıhleteş şitâi vessayf. Felya’büdü rabbe hêzel beytillezî et’amehüm min cûin. Ve âmenehüm min havf.

Kureyş’i ısındırıp alıştırdığı, onları kışın (Yemen’e) ve yazın (Şam’a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kabe’nin) Rabbine kulluk etsin

5.Ünite: KUR’AN-I KERİM ve ÖZELLİKLERİ

*İslam Dininin Temel Kaynakları 

İslam dininin en temel iki kaynağı vardır, bunlar;

1. Kur’an-ı Kerim  2. Peygamber Efendimizin sünneti

Kur’an-ı Kerim: Kur’an kelimesi sözlükte okumak, toplamak, okunan metin anlamına gelir. Terim olarak ise Allahü Teala’nın son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v.) vahiy yoluyla gönderdiği son ilahi kitap demektir. Kur’an-ı Kerim, 610 yılının Ramazan ayının Kadir Gecesinde indirilmeye başlanmış, Peygamber Efendimizin 632 yılında vefatına kadar ayet ayet, sure sure indirilmiştir. Böylece indirilmesi 23 yılda tamamlanmıştır.
*Kur’an-ı Kerim İslam dininin temel kaynağıdır. Dinimiz hakkında bilgi edinmek isteyen bir kişinin başvuracağı ilk ve en önemli kaynaktır.

Kur’an-ı Kerim’de iman, ibadet ve ahlak ile ilgili bilgiler yer alır. Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, peygamberler, kutsal kitaplar, kaza-kader, ahiret inancı vb hakkında bilgiler; namaz, oruç, zekat, hac vb diğer ibadetler hakkında bilgiler; doğruluk, dürüstlük, iyilik, yardımseverlik, çalışkanlık, sabır, vefa, güven gibi ahlaki davranışlar ile ilgili öğütler Kur’an’da yer alan başlıca konulardır.

“Bu Kur’an, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” (Sâd suresi, 29. ayet)

Peygamberimizin Sünneti: Peygamber Efendimizin söylediği sözler, yaptığı iş ve davranışlar, başkası yaptığında da uygun görüp onayladığı davranışlardır. Kur’an-ı Kerim’in öğrenilmesinde ve İslam dininin anlaşılmasında Peygamber Efendimizin sünnetinin çok büyük önemi vardır. Peygamberimizin uygulamaları ve açıklamaları Kur’an’ın inanç, ibadet ve ahlakla ilgili hükümlerini bize öğretir. Bunların önemini belirtir. “İslam beş şey üzerine kurulmuştur.

Bunlar; kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hacca gitmektir.” (Hz. Muhammed (s.a.v.)
Kur’an-ı Kerim’in ilkelerini iyi kavramak için Peygamberimizi iyi anlamak, O’nun sünnetini iyi öğrenmek gerekir.

*Kur’an-ı Kerim’in Ana Konuları 

İnanç (İtikad):  İnanç konusu Kur’an’ın ana konularının en başında gelir.

İnanç: Allah-ü Teala’nın Peygamber Efendimiz vasıtasıyla gönderdiği ilkelerin tamamını kalbimizle doğrulamak, dilimizle bunu söylemek ve bu ilkelerin doğru olduğunu tereddüt etmeden kabul etmektir.

Tevhit: Allah’ın var ve bir olduğuna, eşinin ve benzerinin olmadığına inanmaktır. İslam inancının temelini tevhit oluşturur. Tevhit inancı Kur’an-ı Kerim’de en özlü ve güzel bir şekilde ihlas suresinde anlatılmıştır.

İhlas suresi: “De ki O Allah birdir. Allah samettir (Her şey O’na muhtaçtır. O hiçbir şeye muhtaç değildir.). O doğurmamış ve doğmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”

Kur’an’da Bahsedilen İnanç Esasları (İmanın Şartları):

» Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak

» Meleklere inanmak

» Kitaplara inanmak

» Peygamberlere inanmak

» Ahiret gününe inanmak

» Kader ve kazaya inanmak

İBADET: İbadet Kur’an’da bahsedilen ana konulardan biridir.

İbadet: Allah’ın rızasını kazanmak, O’na olan sevgi, saygı ve bağlılığımızı göstermek, kulluk borcumuzu ödemek, Allah’ın verdiği nimetlere şükretmek amaçlarıyla yapılan her güzel iş ve davranışa ibadet denir.

Başlıca ibadetler: Namaz, oruç, zekat, hac.

“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat suresi, 56. ayet)
“Namazı kılın, zekatı verin ve Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin.” (Nur suresi, 56. ayet)

AHLAK: Ahlak iyi ve güzel davranışlar sergilemektir. Ahlak kuralları insanların iyiliğini ve mutluluğunu hedefler. Din güzel ahlak demektir. Kur’an’da birçok güzel ahlaki davranışlardan bahsedilir ve bunların yapılması teşvik edilir. Kötü davranışlardan ise uzak durulması istenir.

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl suresi, 90. ayet)
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez…” (Lokman suresi, 18. 19. ayetler)

KISSALAR: Kur’an’da, geçmişte yaşamış milletler, topluluklar, Peygamberler ile ilgili anlatılan ibretlik hikayelere kıssa denir. Kur’an’da bazı Peygamberlerin hayatlarından kısaca bahsedilmiştir. Bunun amacı Allah’ın mesajlarının daha iyi anlaşılması ve insanların ders almasıdır.

“Elbette onların kıssalarında akıl sahipleri için pek çok dersler vardır…” (Yusuf suresi, 111. ayet)

 

*Kur’an-ı Kerim’in Temel Özellikleri 

Kur’an İyiye ve Güzele Yönlendirir

Kur’an’ın amacı insanların iyi, yararlı, güzel işler yapmaları, doğru davranışlar sergilemeleridir. Bu sebeple Kur’an insanlara bunların yollarını gösterir.

Kur’an-ı Kerim;

» İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde doğruluk, saygı, sevgi, adalet, hoşgörü, dayanışma, yardımlaşma gibi güzel davranışlar sergilemelerini ister.

» İnsanların barış içinde, dostça ve kardeşçe yaşamalarını öğütler.

» Toplumdaki kimsesizlerin, yoksulların, yetimlerin vb muhtaç durumda olanların koruyup gözetilmesini ister.

» Çalışmayı, üretmeyi, başarı için emek harcamayı, insanlığa, ülkesine, vatanına, dinine, devletine faydalı bir insan olmayı öğütler.

» Kötülüğü ve kötü şeyleri yasaklar.

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl suresi, 90. ayet)

Kur’an’ın Açıklayıcı ve Yol Göstericidir

İnsan-Allah İlişkisi: Kur’an insanın Allah ile olan ilişkisi konusunda yol gösterir. Allah’a nasıl inanılacağını, nasıl ibadet edileceğini ve nasıl şükredileceğini öğretir. Allah’ın sıfatlarını, isimlerini bildirir. Allah’ın insanları çok sevdiğini, merhametinin bol olduğunu, tövbeleri kabul eden olduğunu bildirip insanın Allah’a nasıl dua ve tövbe edeceği konusunda yol gösterir.

“Kullarım sana beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (Bakara suresi, 186. ayet)

İnsan-İnsan İlişkisi: Kur’an insanlar arası ilişkiler konusunda yol gösterir. İnsanların toplumda dostluğu, kardeşliği ve barışı nasıl sağlayacakları, birbirleriyle nasıl iyi geçinecekleri konusunda bilgiler ve öğütler verir. Toplumda sevginin, saygının, barışın, kardeşliğin, yardımseverliğin, dürüstlüğün ve bütün iyiliklerin hakim olmasını, kötülüklerin de uzak olmasını ister.

“Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya… iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa suresi, 36. ayet)

İnsan-Evren İlişkisi: Kur’an insanın evrenle olan ilişkisi konusunda yol gösterir. Allahü Teala dünyayı ve bütün evreni insanın faydalanması için yaratmıştır. Bu Kur’an’daki birçok ayette vurgulanmıştır. Bu sebeple Kur’an insanın, kainatın mükemmel yaratılışına, düzenine ve dengesine bakıp düşünmesini ve evrendeki dengeyi, düzeni bozmamasını ister.

Göğü O yarattı ve mizanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahman suresi, 7.-8. ayetler)

Allah-Evren İlişkisi: Kur’an, Allah-evren ilişkisi konusunda yol gösterir. Evrendeki hiçbir şey tesadüfen olmamıştır. Kainatı yoktan var eden Allahü Teala’dır. O, sonsuz güç ve ilim sahibidir. Kainatın tek sahibidir. Allah evrendeki her şeyi belli bir ölçü ve düzene göre yaratmıştır. Her şey O’nun bilgisi ve emri doğrultusunda hareket etmektedir. Kur’an bu konularda insanlara bilgiler verir ve insanın bu mükemmel düzene bakıp düşünmesini, Allah’a şükretmesini ister.

“O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır… Her şeyi O yarattı.” (En’am suresi, 101. ayet)

*Hz. Nuh (a.s.) 

Hz. Adem’den sonra insanlar çoğalmış, birçok yerleri imar etmiş ancak hak dini bırakıp putlara tapmaya başlamışlardı. Allahü Teala insanlara Hz. Nuh’u peygamber olarak gönderdi. Hz. Nuh (a.s.) peygamber olarak görevlendirildiğinde kırk veya elli yaşlarında idi. İnsanlar Hz. Nuh’un dokuz yüz elli yıl süren öğütlerini dinlemediler. Sonunda Hz. Nuh, Yüce Allah’ın emri ile bir gemi yaptı. Bu geminin yapımı tamamlandıktan sonra gökten yağmurlar yağmaya, yerden sular fışkırmaya, denizler kaynayıp taşmaya başladı. Sular bütün yeryüzünü kapladı. Dağların tepelerini bile aştı. Buna “Tufan” olayı denir.

Hz. Nuh Sam, Ham ve Yafes adındaki üç oğlu ile diğer müminleri ve uygun gördüğü hayvanlardan birer çifti gemiye almış, bunun dışında kalanlar suların içinde boğulup gitmişlerdir. Hz. Nuh’un Yam veya Kenan adındaki oğlu da kendisine inanmayıp bu günahkar kavim arasında boğulup gitmiştir.

Daha sonra yağmurlar kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, Hz. Nuh’un gemisi Muharrem ayının onuncu gününe rastlayan “Aşure” gününde Musul civarındaki “Cudi” dağının üzerine oturmuştu. Rivayete göre seksen kişiden ibaret olan gemi halkı karaya çıkmış, Yüce Allah’ın dinine bağlı kaldıkları için kurtuluşa ermişlerdi.

Hz. Nuh’a (a.s.) ikinci Adem denir. Çünkü Tufan olayından sonra insanlar onun neslinden türeyip yeryüzüne dağılmış, aralarında başka başka diller meydana gelmiştir. Rivayete göre Hz. Nuh’un oğlu olan Sam Arapların, Farsların, Rumların; Ham Sudan kavminin; Yafes de Türklerin ilk babasıdır.

Hz. Nuh Tufan olayından sonra altmış sene veya üç yüz elli sene kadar daha yaşamıştır.

Yüce Allah ilk insanları hikmeti gereği çok yaşatmıştır. Allah’ın kudretine göre güçlük yoktur. Zaten varlığımızın her anı O’nun kudreti ile ayaktadır. Yoksa bir an bile yaşamak mümkün değildir. Onun için Yüce Allah dilediğine uzun bir ömür verir.

Tufan olayına gelince, bu, alimlerin büyük çoğunluğuna göre genel olmuştur. Yani bütün yeryüzünü kaplamıştır. En yüksek dağların tepelerinde görülen balık fosilleri de bunu kuvvetlendiriyor. Bazı alimlere göre ise tufan özel bir bölgede olmuş, Hz. Nuh’un yaşadığı Babil ve civarında gerçekleşmiştir. Gerçeğini Allah Teala Hazretleri bilir.