7.Sınıf Üniteler

281
görülme

Makalede Neler Var?

 

1.Ünite: MELEK ve AHİRET İNANCI

*Görülen ve Görülemeyen Varlıklar

• Varlıklar alemi, gözle görülebilen (maddî) ve gözle görülemeyen (manevî) olmak üzere ikiye ayrılır.

• İnsan, hayvan, bitki, ağaç, taş, gök cisimleri, toprak, su maddi varlıklardandır.
• Melek, şeytan, cin, akıl, sevgi, merhamet, üzüntü vb ise manevi varlıklardandır.
• Melek, şeytan ve cin, gözümüzle göremediğimiz, ancak Allah tarafından Kur’an’da varlıkları bildirildiği için inandığımız varlıklardır.

Kur’an’a Göre Cinler: Cinler, melekler gibi gözle göremediğimiz varlıklardandır. Ancak cinler, insanlar gibi Allah’a inanıp ibadet etmek ve doğru davranışlar yapmakla yükümlüdürler. Hatta Peygamber Efendimiz İslam dinini cinlere de tebliğ etmiş, anlatmıştır.

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât suresi, 56. ayet)

Yüce Allah, cinleri yalın bir ateşten yaratmıştır. Onlar yaratılışları gereği çok hızlı hareket ederler. Ayrıca geleceği bilemezler.

“Cini de yalın bir ateşten yarattı.” (Rahman suresi, 15. ayet)

Kur’an’a Göre Şeytan: Gözümüzle göremediğimiz varlıklardan birisi de kötülüğün sembolü olan şeytandır. Yüce Allah, şeytanı da ateşten yaratmıştır. Şeytanın amacı insanı Allah’ın yolundan uzaklaştırmak, ibadetten alıkoymak ve kötü işler yapmaya yöneltmektir. Bunun için de insana vesvese verir, tuzak kurar, insanlar arasına fitne sokar. İnsan kötü bir fiil işlediğinde şeytan bunu ona güzel gösterir.

Şeytanın Allah’a İsyanı: Yüce Allah, ilk insan Hz. Adem’i yarattığı zaman ona akıl, irade gibi üstün vasıflar verdi. Sonra da meleklerin ve İblis’in (şeytanın atası) Adem’e secde etmesini (önünde saygıyla eğilmelerini) istedi. Melekler hemen emre uyup secde ettikleri halde İblis kendisini Adem’den üstün görüp secde etmekten vazgeçti. Böylelikle kibirlenerek Allah’ın emrine karşı geldi ve isyan edenlerden oldu. Kıyamete kadar da insanoğluna düşman olduğunu ilan etti.

“Meleklere, ‘Adem’e secde edin.’ demiştik, hemen secde ettiler. Yalnız iblis diretti, kibirlendi, nankörlerden oldu.” (Bakara suresi, 34. ayet)
 

*Meleklere İman

Allahü Teala’nın nurdan yarattığı, gözle görülmeyen varlıklara melek denir. Meleklere inanmak, imanın şartlarından biridir. 

Meleklerin Özellikleri ve Görevleri:

Melekler;

» İnsanlar veya hayvanlar gibi maddi bir bedene sahip değildir
» Gözle görülmezler
» Yeme, içme, uyuma ihtiyaçları yoktur
» Erkeklik, dişilik özelliklerine sahip değildir
» Evlenip çoğalmazlar
» Çok hızlı hareket ederler
» İrade sahibi değildir, sadece Allah’ın kendilerine verdiği görevleri yaparlar
» Sürekli Allah’a ibadet ederler, hiç isyan etmezler, günah işlemezler
» Farklı şekillere bürünebilirler, örneğin Cebrail (a.s.) bazen Peygamberimiz’e insan şeklinde gelmiştir
» Kanatlı varlıklardır
» Allah’ın haber verdiklerinin dışında geleceği bilmezler

Kur’an’da Adı Geçen Melekler ve Görevleri:

Dört Büyük Melek:

Cebrail: Allah’tan aldığı vahiyleri Peygamberlere iletmekle görevli melek.
Azrail: Allah’ın izniyle eceli gelenlerin canını almakla görevli melek.
Mikail: Evrende meydana gelecek doğa olaylarını düzenlemek ve yürütmekle görevli melek.
İsrafil: Kıyamet vakti geldiğinde “sûr” denilen alete üfleyip kıyameti ilan etmekle görevli melek.

Bunların dışında;

Hafaza: Koruyucu melekler.
Kiramen Kâtibin: Sevaplarımızı ve günahlarımızı kaydeden melekler.
Münker-Nekir: Vefat eden insanları sorgulamakla görevli melekler.


Meleklere İnanmanın Davranışlarımızın Güzelleşmesine Katkısı:

» Yaptığı davranışların, Kiramen Katibin melekleri tarafından sürekli kayıt altına alındığının bilincinde olan bir insan kötülük yapmamaya özen gösterir.

» Melekler insanları her zaman iyi ve doğru davranış yapmaya yönlendirirler.
» Melek inancı insanı kararlı, çalışkan olmaya yöneltir.
» Melekler her zaman insanların iyiliğini isterler.
» Meleklere inanan bir insan, zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmaz.
 

*Batıl İnançlar

İslam dininin ilkelerine, akla ve bilime aykırı olan, doğru ve gerçek olmayan ve dinde varmış gibi kabul edilen inançlara batıl inanç ya da hurafe denir.


Batıl İnançlar Nasıl Ortaya Çıkar:

» Toplumda dinî konularda bilgisizliğin çok olması
» Dinin yanlış anlaşılıp yorumlanması
» İnsanların gelecek ile ilgili kaygıları
» İnsanların gizemli şeylere olan merakı
» Başka din ve kültürlere ait efsanelerin inanç dünyamıza etkisi

Toplumda Yaygın Olan Bazı Batıl İnançlar:

» Gece tırnak kesince ömrün kısalacağı inancı
» İki bayram arasında nikah kıymanın uğursuz olduğu inancı
» Türbelere çaput bağlandığında dileklerin gerçekleşeceği inancı
» Kara kedi görmenin uğursuz olduğu inancı
» 13 rakamının uğursuz olduğu inancı
» Ruh çağırma
» Sihir ve büyü yapma
» Falcılık yaparak gelecekten haber vermeye çalışma

Batıl İnançlar İle İlgili Değerlendirme:

» Batıl inançlar, İslam dininin temel inanç esaslarına aykırıdır. Çünkü bu hurafelerin temelinde Allah’tan başka varlıklardan yardım bekleme eğilimi vardır.
» İnancımıza göre yardım sadece Allah’tan beklenir.
» İnancımıza göre geleceği sadece Allah bilir, hurafelerle geleceği bilmek imkansızdır.
» Hasta olan bir insan hurafelere değil doktora yönelmeli, tedavi olduktan sonra da iyileşmek için Allah’tan yardım istemelidir.
» Toplumdaki bilgisiz insanlar, hurafeler yoluyla kaydırılmakta, sömürülmektedir.

Batıl İnançlardan Korunmak İçin Yapılması Gerekenler:

» Eğitim-öğretime önem verilmeli, insanlar cahillikten kurtarılmalıdır.
» Toplumda dinî eğitim yaygınlaştırılmalıdır.
» İnsanlar kulaktan dolma bilgilere değil, araştırmaya, okumaya yönlendirilmelidir.
» Kur’an’a ve Peygamberimizin sünnetine bağlı kalınmalıdır.
 

*Dünya ve Ahiret Hayatı

Ahirete inanmak, İslam’ın inanç esaslarından birisidir. İnsanın öldükten sonra Allah’ın huzuruna çıkıp dünyada yaptığı işlerden sorgulanması demek olan ahiret inancı, Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette Allah’a iman ile birlikte yer alır. Dünya hayatı geçici ve kısadır. Burada her canlı gibi insan da doğar, büyür ve eceli gelince ölür. “Her canlı ölümü tadacaktır.” (Al-i İmran suresi, 185. ayet). Ahirete inanan bir insan, dünyanın geçici ve aldatıcı zevklerine kanmaz, daha kalıcı olan ahiret yurdunu elde etmek için çalışır. Çünkü dünya zevkleri insanı yanıltan, gözünü doyurmayan, geçici zevklerdir. Ahiret ise bu hayatın son bulması, yeni ve sonsuz hayatın başlaması demektir.

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Sorumluluk sahibi olanlar için ahiret yurdu muhakkak daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (En’am suresi, 32. ayet)

Dünya hayatını manevi yönden uyanık geçiren, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınan kimseler ahirette bunun karşılığını iyi bir şekilde görecekler, kötülük peşinde koşanlar ise ahiret hayatlarında Allah’ın gazabına uğrayacaklar, haklarını gasp ettikleri, kötülük yaptıkları insanlara borçlarını ödeyeceklerdir. Bu sebeple bilinçli bir müslümana düşen görev, Allah’ın istediği doğrultuda bir hayat yaşayarak ahirete hazırlanmaktır.
 

*Ahiret Hayatının Aşamaları

Ölüm bir yok oluş değil, aksine yeni bir hayatın başlangıcıdır. Her insan eceli gelince bu dünyadan ahiret alemine göç edecek (ölüm) ve Allah tarafından hesaba çekilecektir.

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabb’inin zatı bakî (sonsuz) kalacaktır.” (Rahman suresi, 26.-27. ayetler)

“O, rüzgarları rahmetinin önünde müjde olarak gönderendir. Nihayet rüzgarlar ağır bulutları yüklendiği vakit, onları ölü bir belde (yi diriltmek) için sevk ederiz de oraya suyu indiririz. Derken onunla türlü türlü meyveleri çıkarırız. İşte ölüleri de öyle çıkaracağız…” (A’raf suresi, 57. ayet)

Kıyamet: İsrafil adlı meleğin sûr denilen alete üflemesiyle dünyadaki yaşamın son bulup bütün canlıların ölmesine kıyamet denir.

“Kıyamet vakti de gelecektir, bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır.” (Hac suresi, 7. ayet)


Kıyametin Safhaları:

» İlk olarak İsrafil meleği sûr denilen bir alete üfleyecek, böylece dünya hayatı son bulacak, tüm canlılar ölecek.
» Bir süre sonra İsrafil (a.s.) sûra ikinci kez üfleyecek, dünyada yaşamış olan bütün insanlar yeniden dirilecek. Buna ba’s denir.
» Yeniden dirilen insanlar, mahşer denilen büyük bir alanda Allah’ın huzurunda toplanacaklar. Bu toplanmaya haşr denir.
» Burada herkes dünyada yaptığı işlerden, aldığı ve verdiği her nefesten Allah’a hesap verecek.
» İnsanların her birine amel defterleri verilecek.
» İnsanın bütün amelleri mizan denilen ilahi adalet terazisinde tartılacak.
» İnanıp ibadet eden, salih ameller işleyenler cennet ile ödüllendirilecek.
» İnkar eden, asi olan, zulüm ve haksızlık yapanlar ise cehennem ile cezalandırılacaklardır.

“Sûra üflenince… göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakışıyorlar.” (Zümer suresi, 68. ayet)

“Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O her şeye kadirdir.” (Ahkaf suresi, 33. ayet)

“Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Rabb’imin katındadır…” (A’raf suresi, 187. ayet
 
 

*Ahiret İnancının İnsan Davranışlarına Etkisi

 
Ahiret inancı, İslam’da yer alan altı inanç esasından birisidir. Kur’an’da ahirete iman etmeyi konu alan bir çok ayet vardır. “Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz…” (Nahl suresi, 93. ayet). Ahirete inanan bir insan, bir gün Allah’ın huzuruna çıkıp hesap vereceğini bilir ve bu bilinçle yaşar. Bu bilinçle hareket eden bir insan;

• Allah’ın emirlerine uyar, yasaklarından kaçınır.
• Kötülüğü ve kötü şeyleri terk eder.
• Ahlakını güzelleştirir.
• Salih ameller işlemeye yönelir.
• İnsanların ve tüm canlıların haklarına riayet eder.
• Vaktini hayırlı işlere harcar.
• Kendini geliştirmeye, okuyup öğrenmeye gayret eder.
• Haramdan uzak durur.
• İbadetlerini yapmaya özen gösterir.
 
 

*Hz. İsa (a.s.)

İsrailoğullarına gönderilen ve Kur’ân-ı kerîm’de ismi bildirilen peygamberlerden olup peygamberler arasında en yüksekleri olan ve kendilerine Ülülazm denilen altı peygamberin beşincisidir. Annesi hazret-i Meryem’dir. Allah onu babasız yarattı. Kudüs’te doğdu. Otuz yaşında peygamber oldu. Kendisine İncil adlı kitap gönderildi. Otuz üç yaşında diri olarak göğe kaldırıldı. Kıyâmete yakın yeryüzüne tekrar inecektir.

...devamını oku...
İsa aleyhisselamın annesi Meryem Hatun, Süleyman aleyhisselamın neslinden sâlihâ ve temiz bir hanımdı. Hazret-i Meryem on beş yaşına geldiği zaman, Yusuf-i Neccâr isminde biriyle nişanlanmıştı. Fakat onunla evlenmeden Allah hazret-i Meryem’e babasız olarak bir çocuk vereceğini müjdeledi.Hazret-i Meryem, Allahü Teâlâ’nın emri ve kudretiyle İsa aleyhisselama hâmile oldu. Bundan bir müddet sonra normal olarak hâmilelik hâlleri görülmeye başlandı. Bu hâlleri gören İsrailoğulları dedikodu yapmaya başladılar. Çeşit çeşit iftirâda bulunup akla gelmeyecek, ağıza alınmayacak şeyler söylediler. Bu dedikodulara tahammül edemeyen hazret-i Meryem, Kudüs’ün 10 km kadar güneyindeki sâkin bir kasaba olan Beyt-i Lahm’e çekildi. Her şeyin Allah’ın takdîri ve dilemesiyle olduğunu düşünerek, insanların kendi hakkındaki sözlerine sabretti.İsa aleyhisselamın doğumu yaklaştığı sırada, bulunduğu yerin bahçesinde yürürken kurumuş bir hurma ağacının altına geldi. Doğum sancıları şiddetlendiğinden bu ağaca yaslandı. Yaslandığı kuru hurma ağacı yeşillendi. Mevsim kış olduğu hâlde meyve verdi. Ayağının altında küçük bir su kanalı akmaya başladı. Bu hâl, hazret-i Meryem’i tesellî etti. Bu sırada hazret-i İsa dünyâya geldi. İsa aleyhisselam doğduğu zaman, doğudaki ve batıdaki bütün putlar yıkılıp yere döküldü. Şeytanlar bu duruma şaştılar. Nihâyet büyükleri olan İblîs, onlara İsa aleyhisselamın dünyâya geldiğini haber verdi. O doğunca gökte büyük bir yıldız göründü.Hazret-i İsa’nın doğduğunu öğrenen İsrailoğulları Beyt-i Lahm’e geldiler. Hazret-i Meryem’in kucağında yeni doğmuş çocuğu görünce; “Ey Meryem! Bu nedir? Gerçekten çok çirkin bir iş yapmış olarak geldin. Sen pek genç fakat kocası olmayan bir kız olduğun hâlde bu çocuğu nereden aldın? Bu ne acayib ve ne şaşılacak bir hâldir?” dediler. Hazret-i Meryem, bütün söylenilenleri sabırla dinledi. Hiç cevap vermedi. Ancak; “İşin hakîkatini size o haber versin. Siz onunla konuşun. Ondan sorup anlayın!” mânâsına kundakta bulunan hazret-i İsa’yı işâret etti. Onlar, kundaktaki çocuğun konuşamayacağını söyleyince, kundakta bulunan hazret-i İsa elini kaldırarak cevap verdi ve dedi ki: “Ey câhiller! Benim yüksek şânıma taarruz etmeyiniz ve annemi ayıplamayınız. Muhakkak ki ben, Allahü teâlânın kuluyum. O, bana kitap verip beni peygamber kılacaktır. Her nerede olsam beni mübârek kıldı ve hayatta olduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti. Beni anneme hürmetkâr kıldı… Doğduğum günde, öleceğim günde ve diri olarak kabrimden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.” dedi. Hazret-i İsa’nın kundakta konuşmasına hayret eden İsrailoğulları dillerini yutmuş gibi oldular. Hiçbir şey söyleyemediler. Buna rağmen dedikodu yapmaktan, çeşit çeşit iftirâlarda bulunmaktan da geri durmadılar.Roma imparatorunun Şam vâlisi, babasız doğduğu için ikisini öldürmek istedi. Annesi onu alarak Mısır’a götürdü. Hazret-i İsa on iki yaşına gelinceye kadar Mısır’da kaldılar. Sonra tekrar Kudüs’e gelerek Nâsıra şehrine yerleştiler. Hz. İsa otuz yaşına girince Hak teâlâ tarafından peygamber olduğu bildirildi. Peygamberlik emri bildirilince hemen tebliğe başladı. İnsanların Allahü teâlâya inanmalarını ve O’nun emirlerini yapıp yasaklarından sakınmalarını ve isyânda bulunmamalarını istedi. İsrailoğulları bu dâveti kabul etmediler. İsa aleyhisselam inanmayanlara mucizeler gösterdi. İsa aleyhisselam var gücüyle gayret göstermesine rağmen pek az kişi inandı. İsrailoğulları ona îmân etmedikleri gibi dâvetine karşı çıktılar ve günden güne hırçınlaştılar. İsa aleyhisselamın yumuşaklığını görerek inanmadılar. Hattâ daha da ileri giderek hazret-i İsa’yı öldürmeye teşebbüs ettiler. Bunun üzerine hazret-i İsa, kendisine îmân edenler arasından seçtiği havârî adı verilen on iki kişiden Allahü teâlâya îmân ve ibâdet edeceklerine ve kendisine yardımcı olacaklarına dâir söz aldı.Yahudilerden bir topluluk İsa aleyhisselam ve annesi hazret-i Meryem’e dil uzattılar. İsa aleyhisselam bunu duyunca onlar hakkında bedduada bulundu. Allahü teâlâ bu duayı kabul edip hazret-i İsa’ya ve annesine dil uzatanları maymun ve domuza çevirdi. Bu durumu gören Yahudiler, hâdiseyi aralarında görüştüler. Hepsi hazret-i İsa’yı öldürmek üzere anlaştılar. Hazret-i İsa’yı aramaya başladılar. Roma İmparatoru’nun Kudüs Vâlisi Jones Pilot’u kandırıp, İsa aleyhisselamın Roma İmparatorluğu aleyhinde bulunduğuna ve Filistin’de yeni bir hükûmet kurmaya çalıştığına inandırdılar. Hazret-i İsa, son defâ olarak Havârîleri ile bir gece gizlice sohbet etti ve onlara “Horoz ötmeden (yâni sabah olmadan) sizin biriniz beni inkâr edecek ve pek az paraya satacaktır.” dedi. Hakîkaten Yahûda isimli Havârî, sabah olmadan Yahudilerden bir miktar para alıp hazret-i İsa’nın yerini haber verdi.İsa aleyhisselamı yakalamak için Yahudilerle berâber eve girince, Allahü teâlâ Yehûdâ’yı İsa aleyhisselama benzetti. Yahudiler de onu İsa aleyhisselam diye yakaladılar ve haça (çarmıha) gerip asarak öldürdüler. Allahü teâlâ İsa aleyhisselamı göğe kaldırdı. İsa aleyhisselam bu sırada otuz üç yaşındaydı. İsa aleyhisselam göğe çıkarıldıktan kırk sene sonra Romalılar Kudüs’e hücum etti. Yahudilerin çoğunu öldürüp, bir kısmını esir ettiler. Şehri yağmaladılar. Kitaplarını yaktılar. Yahudiler İsa aleyhisselama yaptıklarının cezâsı olarak hakîr ve zelîl oldular. Hristiyanlar İsa aleyhisselamın haça gerilip orada öldüğüne, fakat sonra dirilip göğe çıktığına inanırlar. Müslümanlar ise İsâ aleyhisselamın haça gerilmediğine, doğrudan doğruya göğe kaldırıldığına inanırlar. Bu husus Kur’ân-ı kerîm’de Nisâ sûresi 158. âyetinde meâlen şöyle bildirildi: “Onu asmadılar, onu öldürmediler. Bilakis Allahü teâlâ onu katına yükseltti…”Ayrıca hadîs-i şerîflerde buyruldu ki: “İsa (aleyhisselam) ölmemiştir. O kıyâmetten önce size dönecektir.”, “Ben Meryem oğlu İsa’nın (aleyhisselam) dünyâ ve âhirette en yakınıyım.”, “Benimle İsa (aleyhisselam) arasında başka bir peygamber yoktur.”Allahü teâlâ, İsa aleyhisselamı da 33 yaşında İdris aleyhisselam gibi göğe kaldırdı. O, insanları üç sene dîne dâvet etti. Vasiyeti üzerine Havârîleri etrafa dağıldılar. İseviliği insanlara anlatmaya başladılar. Bu hak dînin yayılması 80 sene sürdü. Sonra Hristiyanlar sapıklığa düştüler. İncil’i değiştirdiler. Nasıl ki Yahudiler hazret-i Meryem ve hazret-i İsa’ya iftirâ ettilerse, Hristiyanlar da onun hakkında üç yanlış inanışa saplandılar. Bir kısmı, “Meryem oğlu İsa Allah’tır.” dedi. Bâzıları, “Allah’ın oğludur.” dedi. Bir başka grup da;”Baba, oğul ve rûhül-kudüs’ten biridir” dedi.İsa aleyhisselam hiç evlenmemiş, dünyâya kıymet vermemiştir. Kıyâmete yakın Şam’da Ümeyye Câmiinin minâresine inecek, evlenecek, çocukları olacaktır. Hazret-i Mehdî ile buluşacak, 40 sene yaşayıp, Medîne’de vefat edip, Peygamberimizin kabrinin bulunduğu hücre-i saâdete defnedilecektir. İslâm dîninin hükümlerine tâbi olacak, ictihâd edecektir.
 
 

*Hac İbadet Konu Özeti 

    *Hac, yılın belli günlerinde Kabe(Beytullah), Arafat ve çevresindeki yerlerin ibadet niyetiyle ziyaret edilmesidir.

*Umre, hac zamanı dışında yapılabilen, Mekke’deki kutsal mekanları ziyaret etme faaiyetidir.

*Umre için belli bir zaman yoktur. Hac zamanı hariç her zaman yapılabilir.

→Hac, bir yeri ziyeret etmek, bir şeyi amaçlamak anlamına gelir.

→Beden ve mal ile yapılan bir ibadettir.

→Hac hicretin 9. yılında farz olmuştur.

→Hacca gelen müslümanlar “Bütün insanlar kardeştir…” anlayışıyla hareket ederler.

→Hac ibadeti Kurban Bayramı ile birlikte yapılır.

  1. Hac farz umre sünnettir
  2. Umrenin belli bir vakti yoktur
  3. Umrede sadece ihrama girilerek Kabe tavaf edilir ve sa’y yapılır
  4. Umrede şeytan taşlama yoktur
  5. Umrede kurban kesme yoktur
  6. Hac bir yılda bir kez yapıla bilir, Umre ise birden çok yapıla bilir.
*Hac Nasıl yapılır? (Hac Yolculuğu)
  1. İlk iş olarak ihrama girilir, niyet edilir.
  2. Arefe günü öğleden sonra Arafat’ta vakfe yapılır.
  3. Arefe günü akşam vakti Müzdelife’ye gidilir Müdelife vakfesi yapılır.Şeytan taşlamak için taş toplnır.
  4. Bayramın 1.günü Mina’da kurban kesilir. Şeytan taşlanır.
  5. Tıraş olunarak ihramdan çıkılır.
  6. Farz olan ziyaret tavafı yapılır. Mekke’den ayrılmadan Veda Tavafı yapılır.
*Haccın Önemi Nedir?

Hac, yüz binlerce Müslüman bir araya geldigi bir ibadettir. Bu yönüyle hac, mahşer gününe benzer. Kendini bu muhteşem kalabalığın içinde bulan insan, Allah’in huzurunda toplanacağı günü (mahşer) hatırlar. Bu duygu ve düşüncelerle o gün verilecek hesabı düşünür. Böylece daha bu dünyada iken kendini hesaba çekme fırsatı yakalamış olur. Hayatını gözden geçirir, eksiklik ve hataları varsa onları düzeltme ve tamamlama imkânı elde eder.

Allah’a, verdiği nimetler için şükrederek günahlarından tövbe eder. Peygamberimizin (as) de buyurduğu gibi anasından doğduğu günkü gibi tertemiz olur.

Haccın diğer ibadetlerden farklı olarak bir de uluslararası yönü ve faydası vardır. Çünkü hac yapmaya dünyanın dört bir yanından Müslümanlar gelirler. Hac için Mekke’ye gelen bir Müslüman diğer ülkelerdeki farklı kültürlerden Müslümanlarla tanışır, onları tanır ve böylece düşünce ufkunu genişletir. İslâm’ın kardeşliğe verdiği önemi bir kez daha ve somut bir şekilde kavrar, birlik ve beraberlik duygusunu daha bir kuvvetle hisseder.
Irkı, rengi, cinsiyeti, dili, toplumsal konumu ve yaşı birbirinden farklı insanların bir araya gelip kaynaştığı hacda, insanların eşitlik ve adalet duyguları gelişir. Hacca giden bir Müslüman; makam, mevki ve servet gibi maddî ve dünyaya ait değerlerin önemsizliğini kavrar, bunlarla övünmekten kaçınır.

Hacda zengin-fakir, kadın-erkek, yaşlı-genç herkes eşit şartlarda hareket eder, aynı zorluklarla yüz yüze gelir. Bu durum dayanışma ve yardımlaşma duygularının artmasına ve kardeşlik ruhunun gelişmesine yardımcı olur. Böylece, hacca giden insanlar diğer insanların haklarına saygı gösterme, kinci davranışlardan kaçınma gibi olumlu özelliklerini geliştirme imkânına kavuşurlar.

3.Ünite: AHLAKİ DAVRANIŞLAR

*Güzel Ahlaki Davranışlar

 
ADALET

Adalet; herkese eşit davranmak, hakka ve hukuka uygun davranmak, ölçülü olmak demektir. Adaletin uygulandığı toplumlarda huzur ve güven ortamı oluşur. İnsanlar barış içinde yaşarlar. Haksızlıklar olduğu zaman ise kargaşa olur, huzur bozulur, dostluk ve kardeşlik ortamı zarar görür. Bu sebeple toplumun her kesiminde adalet titizlikle uygulanmalı, hukuka riayet edilmelidir. Anne babalar çocuklarına, öğretmenler öğrencilerine, yöneticiler emri altında çalışanlara adil davranmalıdırlar. 

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, yakınlara yardım etmeyi emreder…” (Nahl suresi, 90. ayet)

“Ey iman edenler! Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun…” (Nisa suresi, 135. ayet)

“…Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adil davrananları sever.” (Maide suresi, 42. ayet)

“Adil devlet başkanı ve idareciler, mahşer yerinde Allah’ın yüce lütfuna ve himayesine erecek olanların öncüleridir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

• Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden varlıklı bir kadın bir suç işlemişti. Bazı kişiler kadının cezalandırılmaması için sahabeden Üsame bin Zeyd’i Peygamberimize aracı olarak gönderdiler. Peygamberimiz onların bu isteğine kızıp üzüldü ve şöyle buyurdu: “Nasıl oluyor da bazı kimseler Allah’ın emri karşısında aracı olmaya kalkışıyorlar. Sizden öncekilerin helak olmasının sebebi şudur: İçlerinden ileri gelenler suç işlerse göz yumulur, ceza verilmezdi. Kimsesiz, zayıf insanlar suç işlerse cezalandırılırdı. Allah’a yemin ederim ki kızım Fatıma dahi bu suçu işlese cezasını vermekte tereddüt etmezdim.”


DOSTLUK

Dostlar; iyi ve kötü günde birbirlerini yalnız bırakmayan, sevinçlerini ve üzüntülerini paylaşan, birbirlerini Allah rızası için ve karşılıksız seven kişilerdir. Dinimiz bizden dostça ve kardeşçe yaşamamızı ister. Dostluk ve kardeşliğin temeli ise sevgidir. Kur’an-ı Kerim’in Tevbe suresinin 71. ayetinde müminlerin birbirlerinin dostu olduğu, birbirlerine iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırdıkları belirtilir. Birbirlerine dargın olanların, birbirlerini sevmeyenlerin, kardeşliği zayıf kalmış olanların aralarının ise düzeltilmesini ister. “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin…” (Hucurat suresi, 10. ayet) Peygamber Efendimiz de insanların sevgi ve saygı çerçevesinde dostça ve kardeşçe yaşamalarını öğütlemiştir. Bununla ilgili olarak Birbirinizle ilgiyi kesmeyin, birbirini e sırt çevirmeyin, birbirinize kin tutmayın, haset etmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olun! Bir Müslüman’ın üç günden fazla kardeşiyle küs kalması helal olmaz.” buyurmuştur. “Biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş sayılmaz.” buyurarak dostumuzu kendimizden ayırt etmememiz gerektiğini vurgulamıştır.

DÜRÜSTLÜK

     Doğru sözlü ve dürüst olmak, toplumsal huzurun ve mutluluğun gerçekleşmesi bakımından oldukça önemlidir. Çünkü her insan iş yaptığı, arkadaşlık kurduğu veya herhangi bir şekilde irtibata geçtiği kişilerin güvenilir olmalarını ister. Bu güven ortamı insanların, dolayısıyla toplumların daha mutlu olmalarını sağlar. Ancak birisi tarafından kandırılmak, aldatılmak, dolandırılmak insanı çok üzer. Bu durum hiç kimsenin hoşuna gitmez. 
     Yüce dinimiz İslam işlerimizde, sözlerimizde, kısacası hayatımızın her alanında dürüst ve güvenilir olmamızı ister. Bunun örneğini en iyi şekilde Peygamberimizin hayatında görmekteyiz. O (s.a.v.), dürüst ve güvenilir bir insan olduğu için “el-emin” olarak anılmış, şaka bile olsa yalan söylememiş, dürüstlükten, doğruluktan hiç ayrılmamıştır. Biz de O’nun yolundan gitmeli, doğruluktan ayrılmamalıyız. Çünkü doğruluk bize başta Allah’ın rızasını, sonra da insanların saygı ve sevgisini kazandırır.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. (Böyle davranırsanız) Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar…” (Ahzab suresi, 70. 71. ayetler)

“…Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.” (İsra suresi, 34. ayet)

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hud suresi, 112. ayet)

“Doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de cennete ulaştırır.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Bizi aldatan bizden değildir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)


ÖZ DENETİM

     Öz denetim kişinin dışarıdan bir baskı olmaksızın, davranışlarını denetleyip sınırlaması, kendini kontrol edebilmesidir. İnsan, söz ve davranışlarından sorumlu bir varlıktır. Yüce Allah, Kur’an’da insanın sorumlu bir varlık olduğunu şöyle bildirmiştir: “İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” ((Kıyamet suresi, 36. ayet)

     Hz. Peygamber Müslümanların her zaman Allah’a (c.c.) karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gerektiğini şöyle belirtmiştir: “Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.”

     Her şeyi gören ve bilen Allah’a (c.c.) inanan insan, yaptıklarının bilindiğinin farkında olur. Bu bilinç inanan insanı, doğruluğa ve kontrollü bir hayata sevk eder. Her istediğini yapmaması gerektiğini bilir. Ahirette hesap vereceği düşüncesiyle Allah’ın (c.c.) kendisine yüklediği sorumluklara göre yaşamaya gayret eder.

     Öz denetime sahip olan kişi nerede nasıl davranması gerektiğini bilir. Davranışlarını kontrol altında tutmak, şeytanın hile ve tuzaklarına karşı bilinçli olmak ve Müslümana yakışır bir öz denetim duygusuyla yaşamak her Müslümanın gayesidir. Aksi halde nefsinin her istediğini yapan ve Allah’ın (c.c.) emrettiği yoldan ayrılan kişi, nefsinin isteklerini Allah’ın (c.c.) isteklerinin önüne geçirmiş olur.


SABIR

     İslam dininde müminlerin sabrederek Allah’tan (c.c.) yardım dilemeleri istenmiş ve bu konuda şöyle buyrulmuştur: “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (Bakara suresi, 153. ayet)

     Yaşanılan güçlükler karşısında sabırlı davranmak imanlı olmanın bir gereğidir. Zira Hz. Peygamber ve ilk Müslümanların Mekke dönemindeki en belirgin özelliği zorluklara ve baskılara sabretmeleri ve imanlarından taviz vermemeleriydi. Öyle ki Hz. Muhammed’e (s.a.v.) “İman nedir?” diye sorulduğunda “Sabırlı ve müsamahalı olmak.” diye buyurmuştur.

     Hz. Muhammed’in (s.a.v.) anne ve babası o küçükken vefat etmiştir. Çok sevdiği evlatlarının ölümünün acısını yaşamıştır. İslam’ı tebliğinde yaşadığı sıkıntılar nedeniyle doğup büyüdüğü Mekke’den Medine’ye göç etmiştir. Bütün bu sıkıntılara gösterdiği sabrıyla Hz. Peygamber Müslümanlara örnek olmuştur.


SAYGI

İslam dinine göre müminlerin özelliklerinden biri de Allah’a (c.c.) olan saygılarıdır.

““(O takva sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler…” (Enbiya suresi, 49. ayet)

Müslümanların Yüce Allah’a olan saygıları insanlara olan davranışlarına da yansır. Zira her canlının yaratıcısı ve yaşatıcısı Allah’tır (c.c.). O’na olan saygının göstergesi olarak O’nun yarattıklarına da saygı duyulması gerekir.

Güzel ahlakı ile örnek olan Hz. Peygamber saygın bir insanın nasıl olması gerektiği hususunda Müslümanlara yol göstermiştir. O her insana yaratılıştan hak ettiği saygıyı göstermiştir. Hz. Peygamber muhataplarına ismen seslenmiş, çocuklara selam vermiş, çocukların hatırlarını sormuş, yerine göre gençlerden izin istemiş, konuşanı can kulağıyla dinlemiştir. Onun bütün bu davranışları konumu ve cinsiyeti ne olursa olsun insana duyduğu saygının göstergesidir.


SEVGİ

Sevgi insanın manevi ihtiyacıdır. Yüce Allah yarattığı varlıkları sevdiği için yaratılıştan itibaren onların kalplerine sevgiyi yerleştirmiş, bu sayede huzur bulmalarını sağlamıştır. “…Huzur bulasınız diye… aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. (Rum suresi, 21. ayet) Bu sebeple sevgi insan için bir nimettir. Çünkü sevginin olduğu yerde barış olur, huzur olur, dostluk, kardeşlik, merhamet ve hoşgörü olur. Peygamber Efendimiz de konuyla ilgili olarak bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olmazsınız.”

SORUMLULUK

     İslam dini, insanı sorumlu bir varlık olarak kabul etmiş ve davranışlarından sorumlu tutmuştur. Yüce Allah, toplumlara peygamber göndererek onlara sorumluluklar yüklediğini şöyle bildirmiştir: “Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsra suresi, 15. ayet)

     İnsanın Allah’a (c.c.) karşı en önemli sorumluluğu kulluktur. Bu bilinçle yaşayan Müslüman, hayatındaki dinî, ahlaki, toplumsal, hukuki sorumluklarını da bilir ve üzerine düşen görevleri yerine getirir.

     Hz. Muhammed (s.a.v.), Allah’a (c.c.) kulluk sorumluluğunu yerine getirmenin yanında peygamberlik vazifeleri konusunda da çok titiz davranmıştır. O bazen geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılmış, Allah’ı (c.c.) zikretmiş ve Allah’tan (c.c.) bağışlanma dilemiştir. Bir yandan Allah’ın (c.c.) kendisine verdiği risalet görevini en güzel şekilde yerine getirmiş diğer yandan da evindeki işleri diğer aile reisleri gibi kendisi görmüştür.


VATANSEVERLİK

Vatansever vatanını, milletini büyük bir tutkuyla seven, bu uğurda her türlü özveride bulunan kimseye denir.

İslam dini Müslümanları vatanını sevmeye ve korumaya teşvik etmiştir. Tehditlere karşı korunmasını ve mücadele edilmesini istemiştir. Hz. Peygamber “Bir gün ve bir gece nöbet tutmak, bir ay oruç tutup, geceleri namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Şayet kişi nöbette ölürse yapmakta olduğu işin sevabı devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerine karşı güven içinde olur.” buyurarak vatanı korumanın bir ibadet olduğunu vurgulamıştır.

İslam dininde şehitlik ve gazilik övülen mertebeler olmuştur. Şehit, Allah (c.c.) yolunda ve kutsal kabul edilen din, vatan, namus, mal, can uğruna öldürülendir. Gazi ise savaşa gidip büyük yararlılıklar gösteren ve sağ olarak dönen müminlere denir. Toplumda gazi ve şehitlere saygı duyulmuş ve hürmet gösterilmiştir.

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” (Âl-i İmran suresi, 169-170. ayetler)


YARDIMSEVERLİK

Toplumda herkesin gelir düzeyi eşit değildir. Bu sebeple dinimiz zenginlerin fakirlere ve muhtaçlara yardım etmelerini emretmiştir. Örneğin zekat vermek farz, fitre vermek vacip, sadaka vermek ise sünnet olarak belirlenmiş ibadetlerdir.

“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükafatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” (Bakara suresi, 274. ayet)

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkmayın…” (Bakara suresi, 267. ayet)

“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Al-i İmran suresi, 92.ayet)

Bilinçli ve duyarlı insanların fakirlere, muhtaçlara, kimsesizlere yardım etmeleri, hem yardım eden kişinin Allah’ın rızasını kazanmasına vesile olur, hem de toplumda birlik, beraberlik, kardeşlik ve dayanışma duygularının gelişmesine katkı sağlar. Bu da toplumun huzurunu ve mutluluğunu beraberinde getirir. Zaten insan dünya aleminden ahiret alemine göçerken malıyla mülküyle değil, sevaplarıyla göçecektir. Allah’ın huzurunda mal zenginliğinin hiçbir faydası olmayacaktır.

“Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Cömert (kişi), Allah’a yakındır.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin, Allah da kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir Müslümanın ayıbını örtenin, Allah da kıyamet gününde ayıplarını örter.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Hz. Peygamberin, kendisinden bir şey istenip de ona ‘hayır’ dediği hiç görülmemiştir.” Ashab-ı Kiram’dan Hz. Cabir (r.a.).

 

*Hz. Salih (a.s.)

 
   Salih aleyhisselam, Semûd kavmine gönderilen peygamberdir. Hazret-i Âdem’in on dokuzuncu batından torunudur.

...devamını oku...
     Hûd aleyhisselamın peygamber olarak gönderildiği Ad kavmi, isyânları sebebiyle büyük bir azaba düşüp helâk olmuştu. Îmân ettikleri için bu azaptan kurtulan insanlar ise kendilerine yeni yurtlar kurmak üzere çeşitli bölgelere dağıldılar. Bu dağılan insanlardan bir kısmı Semûd denilen kimsenin evlatlarıdır. Semûd kavmi, Şam ile Hicaz arasındaki Hicr denilen bölgede yerleşmişti. Bu sebeple “Eshâb-ül-Hicr” de denilen bu kavim, gün geçtikçe çoğalıp büyüdü. Dokuz kabîleden meydana geldi. Çok çalışıp bağlar, bahçeler yetiştirdiler. Çöllerin kuru sıcağından kurtulup dağları oyarak tepelere saraylar, ovalara köşkler kurdular. Sanatta ve servette iyice ilerlediler. Ancak zevk ve safâya düşüp daha önce kendilerine Hûd aleyhisselam tarafından bildirilen hak dinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Kabîle reislerinin de zulme ve haksızlığa başlamaları üzerine gittikçe çözülen Semûd kavmi, nihâyet ağaçtan ve taştan putlar yapıp tapmaya başladılar. Saptıkları kötü yolda sürüklenerek tevhid esâsından, Allahü teâlâya îmân etmekten tamâmen uzaklaştılar. Câhil ve azgın bir kavim oldular.     Sâlih aleyhisselam bu kavim arasında herkesle iyi geçinen, fakirlere yardım eden, zayıfları koruyan ve üstün ahlâkıyla sevilen bir zâttı. Kırk yaşlarına geldiği sırada Allahü teâlâ onu Semûd kavmine peygamber olarak gönderdi. Sâlih aleyhisselam kavmini îmâna dâvet edip putlara tapmaktan, zulümden ve diğer bütün kötülüklerden uzak durmalarını ısrarla söyledi. Kavmine; “Gerçekten ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun, bana itâat edin.” diyerek dâvetini açıkladı. Sâlih aleyhisselamın bu dâveti karşısında pek az kimse îmân etti. Kavmin çoğunluğu îmân etmemekte direndi. Servetlerine güvenen, zevk ve safâ içinde kendinden geçip zulme başvuran inkârcılar Sâlih aleyhisselama; “Sen de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin!” diyorlar, onu “büyülenmiş, yalancı” sayıyorlardı. Sâlih aleyhisselam ise kavmini îmâna dâvet etmeye devam ediyor ve şöyle diyordu: “Ey Semûd kavmi! Siz içinde bulunduğunuz bu güzel bağ ve bahçelerle, bu yemyeşil ekinler ve altın başaklarla, güzel hurmalarla ve çağlayan sularla berâber ebedî olarak burada kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu evleri kim yaptı, şimdi kim oturuyor, hiç düşünüyor musunuz? Bu bağların ve bahçelerin ilk sâhipleri kimlerdi, şimdi kim oturuyor? Belki onlar da sizin gibi kendilerini burada ebedî kalacak zannediyorlardı. Fakat hepsi ölüp gittiler. Siz de gelip geçenler gibi öleceksiniz. Bunlar size kalmayacak. Âhirette yaptıklarınızdan birer birer hesâba çekileceksiniz. Henüz fırsat eldeyken bana tâbi olun. Şunu iyi bilin ki, bugün sizi aldatıp Allah’a isyân ettirenler, ilâhî azaptan kendilerini de sizi de kurtaramayacaklardır. Çünkü onlar da sizin gibi âciz insanlardır.”     Allahü teâlâ Semûd kavmine isyân ve taşkınlıktan vazgeçmeleri için kadınlarını kısır bıraktı. Ağaçlar kuruyup meyve vermedi. Semûdluların bir kuyu hâricindeki bütün suları kurudu. Sâlih aleyhisselama kin ve öfkeyle gelen Semûdlular: “Ey Sâlih! Aramıza fesâd karıştırdın. Mallarımıza, çoluk-çocuğumuza, bize zarar verdin. Buradan çekil git. Yoksa seni öldürürüz.” dediler. Sâlih aleyhisselam bir müddet onlardan ayrılıp tenhâ yerlere gitti. Bir müddet sonra tekrar dönüp Semûdluları îmâna dâvet etti. Semûd kavmi Sâlih aleyhisselamdan mucize göstermesini istedi. Ancak mucizeleri gördükleri hâlde yine îmân etmediler. Yine bir gün Sâlih aleyhisselama gelip: “Eğer doğru söylüyorsan şu dağdaki sarp kayalardan kızıl tüylü ve doğurmak üzere olan bir dişi deve çıksın. O zaman sana îmân ederiz.” dediler. Bunu istemekten maksatları akıllara durgunluk verecek, insanları şaşırtacak bir iş isteyip, yapamamasını ve mahcup olmasını düşündüler. Sâlih aleyhisselam; “Allahü teâlâ her şeye kâdirdir. Böyle bir mucize görürseniz, dağdan akan pınar suyunun bir gün deveye, bir gün size âit olmasına râzı mısınız?” dedi. Semûd kavmi böyle bir şey olamayacağını düşünerek; “Bu şartı da kabul ediyoruz.” dediler. Sâlih aleyhisselamın bu şarttan maksâdı; dağdan gelen pınar suyunun az olması ve azgın insanların sâhiplenmesi sebebiyle zor durumda kalan kimselere yardımcı olup, devenin hissesi olan suyu fakir ve zayıflara vermekti. Sâlih aleyhisselam onlara; “Benimle sözleştiğinizi unutmayın, şâyet deve çıkınca ona bir zarar verirseniz ve verdiğiniz sözlerde durmazsanız acı bir azâba uğrarsınız.” dedi. Semûd kavmi; “Sen deveyi çıkar, her istediğini kabul edeceğiz. Aksine bir iş yaparsak azâbı da kabul ediyoruz.” dediler. Nihâyet devenin çıkmasını istedikleri dağın kayalıkları önünde toplanıp beklemeye başladılar. Sâlih aleyhisselam böyle bir mucize vermesi için Allahü teâlâya dua etti ve duası kabul oldu. Kaya yarılıp, arasından istedikleri gibi bir deve çıktı. Deve, iki yana dizilip hayret ve şaşkınlıktan donakalan Semûd kavmi arasından salına salına yürümeye başladı. Sonra da bir yavru doğurdu. Bu mucizeyi görenlerden bir kısmı îmân etti. Diğer bir kısmı ise menfaatlerinin ve zulümlerinin ortadan kalkacağını görerek bir türlü îmân etmediler. Sâlih aleyhisselam onlara sözlerinde durmalarını, aksi takdirde ağır bir azâba düşeceklerini söyledi. Fakat inad ve inkârdan vazgeçmediler. Suyun taksimi işi de kendilerine ağır gelip kendilerine göre çâreler aramaya başladılar.     Mucize olarak kayadan çıkan deve, yavrusuyla birlikte her tarafı dolaşıyor, su içme nöbeti olduğu gün de suyun başına gelip suyu tamâmen içiyordu. Su içmesi de ayrı bir mucize olup tonlarca su içiyor, su vücûdunda kayboluyordu. Suyu içip bitirince su çıkan yerde oturuyordu. Îmân edenler, ondan bir kabîleye yetecek kadar bol süt sağıyorlar, sütten içiyor ve yiyecekler yapıyorlardı. Böylece inananların îmânı kuvvetlenir, inkârcıların kinleri artardı. Bu mucize karşısında âciz kalan Semûd kavmi deveyi ödürmeyi plânlıyordu. Nitekim Sâlih aleyhisselamın nasîhat edip îmân etmeye çağırdığı bir sırada onlar su içmekte olan deveyi göstererek; “Güyâ şu deveyi öldürsek biz helâk olacakmışız! Onu öldürelim de gör!” dediler. Nihâyet çeşitli plânlar kurarak deveyi öldürdüler. Sonra da Sâlih aleyhisselama; “İşte deveyi öldürdük. Eğer söylediğin gibi bir peygambersen söylediğin azâbı getir.” dediler. Sâlih aleyhisselam bu azgın kavme şefkat ve merhâmetle nasîhat edip; “Ey kavmim! Nedir bu yaptığınız? Sizin için bir imtihan vesîlesi olan deveyi de öldürdünüz. İnkârda ve günahkârlıkta ısrar ettiniz. Buna rağmen tövbe kapısı açıktır. Neden azâbın gelmesini istiyorsunuz, tövbe ediniz!” dedi. Bu son dâvete de sert cevaplar veren Semûd kavmi Sâlih aleyhisselamı, âilesini ve îmân edenleri de öldürmeyi plânlamaya başladılar. Sâlih aleyhisselam bu azgın kavme şöyle dedi: “Yurdunuzda üç gün daha kalın, birinci gün yüzünüz sararacak, ikinci gün kızaracak, üçüncü gün siyahlaşacak, dördüncü gün ise üzerinize azâb gelerek sizi helâk edecektir!”     Sâlih aleyhisselamın söylediği bu günler gelip çattı. Bu sırada Semûd kavmi Sâlih aleyhisselamı ve inananları öldürme teşebbüsüne giriştiler. Onlar harekete geçmeden Cebrâil aleyhisselam gelip durumu Sâlih aleyhisselama bildirdi. Sâlih aleyhisselam da îmân edenlerle birlikte oradan uzaklaşıp gitti. Birinci günde bâzı acayib hâller zuhûr etti. Devenin bastığı yerlerden kan fışkırdığı, ağaçların yapraklarının kızardığı, kuyu suyunun kan renginde ve insanların yüzlerinin sapsarı olduğu görüldü. İkinci günde Semûdluların yüzleri kana boyanmış gibi kıpkırmızı oldu. Bu belirtileri gören Semûdlular azâbın geleceğine kanâat getirip feryât ettiler. Yüzlerinin siyahlaştığı üçüncü gün, evini sarıp hücum ettikleri Sâlih aleyhisselamın şehirden çıkıp gittiğini anladılar. O gün gece yarısından sonra sabaha karşı şiddetli bir sarsıntı ve dağlardan fışkıran ateş ile Semûd kavminin yurdu altüst oldu. Sarsıntının şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insan yaşamamış bir yer hâlini aldı. Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselam îmân edenlerle birlikte gelip yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; “Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâya îmân etmeye dâvet ettim ve bunu size tebliğ ettim. Bu duruma düşmeyesiniz diye size nice nasîhatlar yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!” dedi.     Sâlih aleyhisselam kavminin helâkinden sonra kendisine îmân edenlerle birlikte Mekke’ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in değişik âyet-i kerîmelerinde Sâlih aleyhisselamdan ve kavminden bahsedilmekte olup Semûd kavminin helâk edilişi meâlen şöyle bildirilmektedir:”Semûd kavmine gelince: Biz onlara doğru yolu gösterdik de onlar körlüğü (câhillik ve sapıklığı) hidâyete tercih ettiler. Bunun üzerine onları, kazandıkları (işledikleri) günâh yüzünden şiddetli azap yıldırımı yakalayıverdi. Îmân edip de azâbımızdan korkanları ise kurtardık.” (Fussilet sûresi: 17-18)
 

4.Ünite: ALLAH’IN KULU ve ELÇİSİ Hz.MUHAMMED

*Allah’ın Kulu Hz. Muhammed (s.a.v.)

• Hz. Muhammed (s.a.v.) de bizim gibi bir insandı. Mekke’de bir anne ve babadan dünyaya geldi. Çocukluk ve gençlik dönemlerini yaşadı. Evlendi, çoluk çocuk sahibi oldu. Ömrü sona erince de vefat etti.

• Peygamberimiz yaşamı boyunca normal bir insanın karşılaşabileceği birçok durumla karşılaştı. Yeri geldi sıkıntı çekti, fakirlik gördü, üzüldü, yakınlarını kaybetti. Yeri geldi sevinçli anları oldu.

• Bedenî ihtiyaçları oldu; hastalandı, iyileşti, bazen üzüldü, gözyaşı döktü.

• Rızkını kazanmak için çalıştı, çobanlık yaptı, ticaretle uğraştı.

• Kur’an-ı Kerim’de de Peygamberimizin bizler gibi bir insan olduğunu ifade eden ayetler vardır.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım…” (Kehf suresi, 110. ayet)

“(Ey Muhammed) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.” (Zümer suresi, 30. ayet)

• Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah tarafından peygamberlik göreviyle görevlendirildiğinde başlangıçta Mekkeliler çok şaşırdılar, hatta inanmadılar.

• Çünkü insanlar, bir peygamberin olağanüstü özelliklere sahip, gelecekten haber veren veya meleklere benzeyen biri olması gerektiğine inanıyorlardı. 

• Onların bu düşünceleri Kur’an-ı Kerim’de şöyle dile getirilmiştir: “Onlar şöyle dediler. Bu ne biçim peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı. Yahut kendisine bir hazine verilmeli veya içinden yiyip (zahmetsizce geçimini sağlayacağı) bir bahçesi olmalıydı…” (Furkan suresi, 7.-8. ayetler)

• Kur’an-ı Kerim, onların bu iddialarına Peygamberimizin şu şekilde cevap vermesini istemiştir: “De ki: Ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı (geleceği) da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana gönderilen vahye uyarım…” (En’am suresi, 50. ayet) Konuyla ilgili başka bir ayette de şöyle buyrulur: “De ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı (geleceği) bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim.” (A’raf suresi, 188. ayet)

• Peygamberimizin diğer insanlardan farklı olan özelliği ise, O’na Allah’tan vahiy gelmesidir.

“Ben ruhbanlıkla emrolunmadım, evlenirim, uyurum, uyanık da kalırım. Oruç tuttuğum gibi (Ramazan ayı dışında) tutmadığım da olur.” Hadis-i Şerif

 

*Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)

Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın kulu ve peygamberidir. O’nun diğer insanlardan ayrılan en önemli vasfı, Allah’tan vahiy almasıdır. O, Allah’tan aldığı emirleri, yasakları, bilgileri insanlara tebliğ etmekle görevlidir. 

Tebliğ: Peygamberlerin Allah’tan aldıkları bilgileri insanlara hiç değiştirmeden, olduğu gibi aktarmaları.

Hz. Muhammed (s.a.v.) Son Peygamberdir: Hz. Muhammed, Allah’ın insanlara gönderdiği son peygamberdir. Allah, peygamberimizden sonra yeni bir peygamber ve kutsal kitap göndermeyecektir. Peygamberimizin bizlere tebliğ ettiği ilkeler evrenseldir, yani tüm insanlık için geçerlidir.

“…O (Muhammed), Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzab suresi, 40. ayet)

Hz. Muhammed (s.a.v.) Kur’an’ı Açıklayıcıdır: Kur’an, Hz. Muhammed’e indirilmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ı en iyi anlayan ve yorumlayan insan, Hz. Muhammed’dir. Peygamberimiz Kur’an ayetlerinin içerdiği anlamları insanlara sözleriyle ve davranışlarıyla açıklamıştır. Kur’an’da yer alan bazı ayetler herkesin anlayabileceği kadar açık ve anlaşılırdır. Bazı ayetler ise kapalılık içerir. Örneğin Bakara suresi 238. ayette “Namazlara ve orta namaza devam edin…” buyrulmaktadır. Bu ayette geçen “orta namaz” ifadesiyle ne kastedildiğini sahabeler anlayamamış, Peygamberimize sormuşlardır. Peygamberimiz de orta namazın “ikindi namazı” olduğunu söyleyerek ayeti açıklamıştır. Kur’an’da namaz, oruç, hac, zekat gibi farz ibadetlerin yapılmasını emreden ayetler vardır. Ancak bu ibadetlerin ayrıntılarıyla ilgili bilgi Kur’an’da yoktur. Ayrıntılarını insanlara Peygamberimiz öğretmiştir.

“…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve insanlar düşünüp anlasın diye sana da bu Kur’an’ı indirdik.” (Nahl suresi, 44. ayet)

Tefsir: Kur’an ayetlerini geniş bir şekilde, ayrıntılarıyla açıklayan bilim dalı.

Hz. Muhammed (s.a.v.) İnsanlık İçin Bir Uyarıcıdır: Peygamberimizin görevlerinden birisi de uyarıcı olmasıdır. O insanları, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak, Kur’an’da emredilen yoldan gitmek (sırat-ı müstakim), İslam’ın ilkelerini benimseyip yaşamak, kötü şeyleri terkedip iyi şeyleri yapmak konusunda (emr bil maruf, nehy anil münker) uyarmıştır. Peygamberimiz sadece Mekkelileri değil, tüm insanlığı uyarmıştır. O, uyarma görevini yaparken baskı ve zorlamadan kaçınmıştır.

“Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle O’nun yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir ışık olarak gönderdik.” (Ahzab suresi, 45.-46. ayetler)

“…Senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir.” (Ra’d suresi, 40. ayet)

Hz. Muhammed (s.a.v.) İnsanlığa Bir Rahmettir: Yüce Allah’ın Hz. Muhammed’i insanlara peygamber olarak göndermesi, kullarına olan bir lütfudur. Bu durum insanlık için bir kurtuluştur. Çünkü insanlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde iken Hz. Muhammed peygamber olarak gönderilince insanları eğitmiş, onlara güzel ahlakı, doğru davranışları öğretmiş ve böylece toplumda daha önceden var olan birçok kötülük ortadan kalkmıştır. Örneğin Peygamberimiz; İnsanları tevhid inancına çağırdı, kan davalarına son verdi, kabile savaşlarının önüne geçti, Allah katında herkesin eşit olduğunu, kadınlara değer verilmesi gerektiğini belirtti, kız çocuklarının öldürülmesinin önüne geçti, yetimi yoksulu koruyup gözetti, adaletsizlikle mücadele etti. O (s.a.v.) insanlara sevgiyle yaklaştı, kaba ve kırıcı olmadı, kin gütmedi, asık suratlı olmadı. Herkesi sevgi ve şefkatle kucakladı. Bütün bunlar Hz. Muhammed’in insanlığa bir rahmet olduğunu vurgular.

“(Resulüm) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya suresi, 107. ayet)

Hz. Muhammed (s.a.v.) Güzel Ahlakın Tamamlayıcısıdır: Peygamber Efendimizin ahlakı çok üstündü. Kur’an’da “Ve sen elbette üstün bir ahlak sahibisin.” (Kalem suresi, 4. ayet) denilerek bu duruma dikkat çekilmiştir. O (s.a.v.), her davranışıyla insanlara örnek olmuştur. Böylelikle hem öğreterek, hem de yaşayarak insanlar arasında güzel ahlakın yerleşmesini sağlamıştır. Doğru sözlü ve dürüst oluşu, adalete önem verişi, emaneti koruması, herkesin görüşüne önem vermesi, alçak gönüllü, merhametli, güler yüzlü, sorumluluk sahibi oluşu ve bunun gibi daha birçok güzel vasıfları, O’nun (s.a.v.), güzel ahlakın tamamlayıcısı olduğunu açıklar. İnsanlar da O’nu örnek alarak Kur’an ahlakını öğrenip uygulamaya çalışmışlardır.

“Resulullah sizin için en güzel örnektir.” (Ahzab suresi, 21. ayet)

 

5.Ünite: İSLAM DÜŞÜNCESİNDE YORUMLAR

*Din Anlayışındaki Yorum Farklılıklarının Sebepleri

 
Din: Allah tarafından vahiy yoluyla ve Peygamberler aracılığıyla gönderilen ilahi kurallar bütünü.

Din Anlayışı (Mezhep): İslam alimlerinin (müctehidlerin) dini anlama ve yorumlama çalışmaları sonucunda ortaya çıkan kollar.

İslam dininin temel kaynakları → Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünneti.


Din ve Din Anlayışı (Mezhep) Arasındaki Farklar:

» Din vahye dayanır, mezhep insanların görüşlerine dayanır.
» Din evrenseldir, mezhep bölgeseldir.
» Dinin hükümleri değişmez, mezheplerin hükümleri insana ve zamana göre değişebilir.
» Din bir tektir, mezhepler birden fazla olabilir.

Mezhepler Nasıl Ortaya Çıktı: Peygamber Efendimiz hayatta iken Müslümanlar İslam dini hakkında merak ettikleri, öğrenmek istedikleri, anlayamadıkları konuları O’na sordular. Birinci ağızdan dini öğrendiler. Peygamberimiz insanlara İslam’ı en iyi şekilde anlattı ve öğretti. Peygamberimizin vefatından sonra da Müslümanların dini öğrenme ve anlama çalışmaları devam etti. Bu arada İslam coğrafyası genişledi. Müslüman alimler (müctehidler), İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde, farklı kültürlere mensup yeni Müslümanlara İslam’ı anlatmak, ortaya çıkan yeni sorunlara Kur’an ve sünnet ışığında çözümler bulabilmek amacıyla hüküm çıkarma (ictihad) çalışmalarında bulundular. Sonuçta insanların bilgi birikimlerine, anlayışlarına, yapılarına, kültürlerine hatta yaşadıkları coğrafyalara göre farklı mezhepler ortaya çıktı.

DİN ANLAYIŞINDAKİ YORUM FARKLILIKLARININ SEBEPLERİ

• İnsanın Yapısı: Mezheplerin birbirinden farklı olmalarını etkileyen faktörlerin başında insanın yapısı, yani müctehidlerin (mezhep kurucularının) yapısal özellikleri gelir. Bazı insanlar olaylar karşısında duygusal bir yaklaşım sergilerken, bazı insanlar mantıklarını ön plana çıkarırlar. Yine herkesin hayat tecrübeleri, eğitim-öğretim düzeyleri farklılık arz eder. Örneğin; öğretmenimiz sınavda bir atasözünü açıklayan kompozisyon yazdırsa, herkes farklı cümleler, farklı örnekler ile olayı anlatmaya çalışır. Hiç kimsenin görüşü harfi harfine ötekine uymaz. Yaş faktörü de insanların sorunlar karşısında farklı yaklaşımlar, farklı düşünceler sunmasında etkendir. İşte bu durumlar İslam alimlerinin Kur’an ve sünneti yorumlarken (ictihad ederken) farklı görüşler sunmalarına sebep olmuştur. www.huseyinarasli.com

• Kültürel Yapı: Mezheplerin birbirinden farklı olmalarını etkileyen faktörlerden biri de, müctehidlerin farklı toplumlarda ve kültürlerde yetişmiş olmalarıdır. Her toplumun benzer yanları olduğu gibi örf, adet ve kültür bakımından farklı yönleri de vardır. Müctehidler Kur’an ve sünneti yorumlarken (ictihad ederken) yaşadıkları toplumun özelliklerini, kültürünü, adetlerini, örfünü İslam’ın özüne aykırı olmayacak şekilde ictihadlarına (yorumlarına) yansıtmış olabilirler.

• Toplumsal Değişim: Toplumlar sürekli değişim ve gelişim içindedirler. Örneğin insanoğlu tarım toplumundan sanayi toplumuna, oradan da teknoloji toplumuna geçiş yapmıştır. Bu değişimler insanların düşüncelerini, olaylara bakışını etkilemiştir.Bu sebeple Kur’an ve sünnetin yorumlanması da zaman içinde değişmiştir. Ancak Kur’an’ın hükümleri zamanın değişmesiyle asla değişmez. Kıyamete kadar değişmeden sürecektir. Burada değişen ictihadlardır. Örneğin İmam-ı Azam hazretlerinin yaşadığı devirde hoparlör, televizyon, radyo vb yoktu. Bu cihazların ibadetlerde kullanımı ile ilgili yeni hüküm arayışları, toplumsal değişimin sonucudur.
 

*İtikadî (İnançla İlgili) Yorumlar

Mezhepler Nasıl Ortaya Çıktı: Peygamber Efendimiz hayatta iken Müslümanlar İslam dini hakkında merak ettikleri, öğrenmek istedikleri, anlayamadıkları konuları O’na sordular. Birinci ağızdan dini öğrendiler. Peygamberimiz insanlara İslam’ı en iyi şekilde anlattı ve öğretti. Peygamberimizin vefatından sonra da Müslümanların dini öğrenme ve anlama çalışmaları devam etti. Bu arada İslam coğrafyası genişledi. Müslüman alimler (müctehidler), İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde, farklı kültürlere mensup yeni Müslümanlara İslam’ı anlatmak, ortaya çıkan yeni sorunlara Kur’an ve sünnet ışığında çözümler bulabilmek amacıyla hüküm çıkarma (ictihad) çalışmalarında bulundular. Sonuçta insanların bilgi birikimlerine, anlayışlarına, yapılarına, kültürlerine hatta yaşadıkları coğrafyalara göre farklı mezhepler ortaya çıktı.


İtikad: Sözlük anlamı “inanç” demektir. İslam dinindeki inanç esaslarını inceleyen, araştıran bilim dalına denir.


İslam’da İnanç Esasları:

» Allah’a inanmak,
» Meleklere inanmak,
» Kitaplara inanmak,
» Peygamberlere inanmak,
» Ahiret gününe inanmak,
» Kader ve kazaya inanmak.

İslam dininin ilk dönemlerinde Müslümanlar arasında itikadi konularda herhangi bir şüphe ve farklı düşünce bulunmuyordu. Sahabeler Peygamberimizden öğrendikleri bilgileri tereddütsüz kabul ediyorlardı. Yani İslam’ın ilk yıllarında itikadi konularda farklı mezhepler yoktu.


İtikadî Mezhepler Nasıl Ortaya Çıktı:

» Zaman içinde fetihler yoluyla İslamiyet farklı coğrafyalara yayıldı.
» Farklı milletlere ve kültürlere mensup birçok insan Müslüman oldu.
» Bu insanlar yaşadıkları kültüre ve eski inançlarına ait bazı konuları İslam’a ait gibi yaşamaya
çalıştılar.
» Eski Yunan düşüncesine ait birçok felsefi eser Arapçaya çevrildi. Bu durum Müslümanlar arasında “her şeye şüpheyle yaklaşma” anlayışını yaygınlaştırdı.

Bütün bu saydığımız gelişmeler müctehidlerin (İslam alimlerinin) İslam dininde yer alan ve yukarıda saydığımız inanç esasları ile ilgili ehli sünnet inancını korumak için sistemli çalışmalar yapmalarına yol açtı. Müctehidler yeni ortaya çıkan şüpheleri ve fitneleri gidermek için itikadi konuları akıl ve nakille açıkladılar. Böylece itikadi mezhepler ortaya çıktı. 


İtikadî Mezhepler:

Maturidî Mezhebi: Ebu Mansur Muhammed Maturidi’nin (öl. 944) ictihadları (görüş ve düşünceleri) çerçevesinde oluşan itikadi mezhep.
Eş’arî Mezhebi: Ebul Hasan Ali el-Eş’arî’nin (öl. 936) ictihadları (görüş ve düşünceleri ) çerçevesinde oluşan itikadi mezhep.
 

*Fıkhî Yorumlar

 
Fıkıh: İslam dininde yer alan ibadetler, evlenme, boşanma, miras, ticaret vb konuların hükümlerini inceleyen ve delilleriyle birlikte ortaya koyan bilim dalıdır. Bu saydığımız konuların nasıl gerçekleşeceği, ne şekilde yapılacağı vb konular fıkıh bilimi sayesinde anlaşılır.

İslam dininin ilk dönemlerinde Müslümanlar sade bir hayat yaşıyorlardı. Toplumsal hayatta çok fazla sorun ve karmaşık durum yoktu. İbadetlerle veya sosyal hayatla ilgili olarak sahabeler merak ettikleri, öğrenmek istedikleri veya çözüm bulamadıkları konuları Peygamberimize danışıyorlar ve O’ndan öğrendikleri bilgileri tereddütsüz kabul ediyorlardı. Yani İslam’ın ilk yıllarında fıkhi konularda farklı mezhepler yoktu.  www.huseyinarasli.com


Fıkhî Mezhepler Nasıl Ortaya Çıktı:

» Zaman içinde fetihler yoluyla İslam dini farklı coğrafyalara yayıldı.
» Farklı milletlere ve kültürlere mensup birçok insan Müslüman oldu.
» Sonuçta sosyal hayat gelişti ve insanların sayısı arttı. Peygamberimizin zamanında olmayan sorunlarla karşılaşıldı.
» Müslümanlar karşılaştıkları sorunlara İslam dininin bakışını öğrenmek amacıyla müctehidlerden (İslam alimi-mezhep kurucusu) görüş istediler.
» Müctehidler kendilerine iletilen soru ve sorunlara, Kur’an ve sünnetten yola çıkarak çözümler ürettiler, fetvalar verdiler.
» Bu görüşler ve fetvalar zamanla sistemli hale gelerek fıkhi mezhepler ortaya çıktı.
» Ayrıca fetihler yoluyla yeni İslam’a giren toplulukların kültürleri, hatta yaşadıkları bölgelerin iklimleri de fıkhi mezheplerin ortaya çıkmasında etkili olmuştur.


Fıkhî Mezhepler:

• Hanefî Mezhebi: İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin (öl.767) ictihadları (görüş ve düşünceleri ) çerçevesinde oluşan fıkhi mezhep.

• Şafii Mezhebi: Muhammed bin İdris eş-Şafii’nin (öl.819) ictihadları (görüş ve düşünceleri ) çerçevesinde oluşan fıkhi mezhep.

• Malikî mezhebi: Malik bin Enes’in (öl.795) ictihadları (görüş ve düşünceleri ) çerçevesinde oluşan fıkhi mezhep.

• Hanbelî mezhebi: Ahmed bin Hanbel’in (öl.854) ictihadları (görüş ve düşünceleri ) çerçevesinde oluşan fıkhi mezhep.

• Caferi mezhebi: İmam Caferi Sadık’ın (öl.765) ictihadları (görüş ve düşünceleri ) çerçevesinde oluşan fıkhi mezhep.
 

*Tasavvufî Yorumlar

 
Tasavvuf: İslam dininde yer alan ahlakî esasları hayata geçirmeyi amaçlayan, Peygamber Efendimizin sünnetine dayalı bir hayat tarzını yaşam biçimi haline getirmeyi ilke edinen ilim dalıdır.
Mutasavvıf: Tasavvufî hayat tarzını benimsemiş ve yaşam tarzı haline getirmiş kişi.

İslam’ın ilk dönemlerinde tasavvufi yorumlar yoktu. Çünkü o zamanlar Müslümanlar sade ve gösterişten uzak bir hayat yaşıyorlar, Peygamber Efendimizin sade yaşamını bizzat gördükleri için lüksten, gösterişten uzak duruyorlardı. Ayrıca sahabe efendilerimiz Kur’an ahlakını titizlikle uygulamaya çalışıyorlardı. Çünkü gözlerinin önünde en büyük örnek olan Peygamberimiz vardı.


Tasavvufî Yorumlar Nasıl Ortaya Çıktı:

» Peygamberimizin vefatından sonra İslam topraklarının genişlemesi ve fetihlerin etkisiyle Müslümanlar zenginleşti.
» Bu durumun sonucunda İslam dünyasında lüks ve gösteriş arttı.
» Bunu farkeden bazı İslam alimleri, Hz. Peygamber’in ve sahabelerin dönemindeki hayat tarzına tekrar dönülmesi konusunda eğitici ve öğretici çalışmalar yaptılar, görüşler sundular.
» Bu görüşler; dünya malının büyüsüne kapılmamak, mal zenginliği yerine gönül zenginliği, nefsi terbiye etmek gibi Kur’an ahlakında yer alan ilkelerdi.
» Zamanla bu görüşler doğrultusunda tasavvufi yorumlar oluştu.


Tasavvufî Yorumlar

Yesevîlik: Türkistanlı Hoca Ahmed Yesevi’nin (öl. 1167) görüş ve düşüncelerine dayanan tasavvuf ekolüdür. Hoca Ahmed Yesevi, Türkistan’ın Yesi kentinin Sayram kasabasında dünyaya geldi. Küçük yaşta babasını kaybetti. İlk eğitimini Yesi şehrinde aldı. Ardından dönemin önemli ilim merkezlerinden Buhara’ya gitti ve orada ilim tahsil etti. Sonra memleketi Yesi’ye dönüp ders vermeye başladı. Birçok öğrenci yetiştirdi. Öğrencilerine ve insanlara İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esaslarını anlattı.  www.huseyinarasli.com

Hoca Ahmet Yesevi, insanlara İslam’ın ilkelerini anlatırken “hikmet” adı verilen şiirlerini kullandı. Sade, akıcı ve anlaşılır bir Türkçe ile yazdığı bu şiirleri, halkın İslam’ı anlayıp öğrenmesinde çok etkili oldu. Ahmet Yesevi’nin hikmet adı verilen bu şiirlerinin toplandığı kitabının adı “Divan-ı Hikmet”tir.


Yeseviliğin Önemli Bazı İlkeleri:

» Dünya malına değer vermemek
» Allah’ın emirlerine uyma konusunda titiz davranmak
» Doğru sözlü ve dürüst olmak
» Kendini başkalarından üstün görmemek
» Cömert olmak
» Sırları açığa vurmamak
» Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek
» Misafire ikram etmek
» Yumuşak huylu olmak
» Cemaatle namaza önem vermek
» Devamlı abdestli gezmek
» Allah’ı çokça zikretmek…

Kâdirîlik: Abdülkadir Geylani’nin (öl. 1169) görüş ve düşüncelerine dayanan tasavvuf ekolüdür. Abdülkadir Geylani Peygamberimizin soyundan gelmekte olup İran’ın Geylan kasabasında doğdu. Küçük yaşlardan itibaren ilim tahsiline başladı. İlk eğitimini Geylan’da aldı. Ardından devrin önemli ilim  ve kültür merkezlerinden Bağdat’a giderek orada meşhur alimlerden ilim tahsil etti. Önce Kur’an’ı ezberledi. Sonra da tefsir, hadis, fıkıh, kelam, mantık, matematik ve tıp ilimlerinde eğitim aldı. Eğitim hayatını tamamladıktan sonra öğrencilerine dersler vermeye, halka İslam’ın ilkelerini anlatmaya başladı. Sohbetleriyle ve verdiği derslerle insanlar üzerinde derin etkiler bıraktı. Eserleri yüzlerce yıl beğeniyle okundu.

Abdülkadir Geylani’nin Önemli Eserleri: Fütûhu’l-Gayb, El-Fethu’r-Rabbanî, Günyetü’t-Tâlibîn


Kadiriliğin Önemli Bazı İlkeleri:

» Şakayla bile olsa asla yalan söylememek
» Verdiği sözünü yerine getirmeye çalışmak
» İnsanlara ve diğer canlılara kötülük yapmamak
» Hiçbir durumda beddua etmemek
» Günah işlemekten özenle kaçınmak
» İnsanlara yük olmamak
» Başkalarının malını mülkünü kıskanmamak
» Her zaman alçak gönüllü olmak
» Mecbur kalmadıkça Allah adına yemin etmekten kaçınmak…


Nakşibendîlik: Nakşibend kelimesi Farsça’da (İran dili) nakış yapan anlamındadır. Muhammed Bahauddin hazretleri tasavvufu insanların kalbine nakış nakış işlediği için kendisine bu lakap verilmiştir. Nakşibendilik, Muhammed Bahauddin Nakşibend’in (öl.1389) görüş ve düşüncelerine dayanan tasavvuf ekolüdür. Muhammed Bahauddin Nakşibend, Buhara yakınlarındaki Kasr-ı Ârifân köyünde dünyaya geldi. Döneminin alimlerinden ve mutasavvıflarından ilim tahsil etti. İlmiyle, takvasıyla, sade yaşantısı ve güzel ahlakıyla herkes tarafından sevilip sayılan bir kişi oldu. Ayrıca o mütevazi bir insandı. Haramlardan son derece sakınırdı. Hediyeleşmeye önem verir, kendisine gelen hediyeleri karşılıksız bırakmazdı.  www.huseyinarasli.com


Nakşibendiliğin Önemli Bazı İlkeleri:

» İnsan helal çerçevesinde dünya nimetlerinden yararlanmalı, günlük işlerini aksatmamalıdır. Ancak Allah’a karşı kulluk görevlerini asla ihmal etmemelidir.
» Daima Allah’ı zikretmeli, O’nu hatırından çıkarmamalıdır.
» Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta titiz davranmalıdır.
» Allah’ın tüm yarattığı canlılara iyilik etmelidir.
» İbadete devam etmeli, her işte Allah’ın rızasını gözetmelidir.
» İç ve dış dünyasını her türlü kusurdan arındırmalıdır.
» Nakşibendiliğin en temel ilkelerinden biri “Halk içinde Hak ile beraber olmak”tır…


Mevlevîlik: Büyük Türk mutasavvıfı Mevlana Celaleddin Rumî’nin (öl.1273) görüş ve düşüncelerine dayanan tasavvuf ekolüdür. Mevlana hazretleri 1207 yılında Belh şehrinde dünyaya geldi. Babası sultânu’l-ulema (alimler sultanı) Sultan Veled, annesi Mü’mine Hatun’dur. Mevlana küçük yaşlarda iken ailesi ile birlikte Anadolu’ya göç etti ve Konya şehrinde yaşamaya başladı. İlk tahsilini babasından aldı. Daha sonra Halep, Şam, Konya gibi zamanın önemli ilim merkezlerinde eğitim gördü. Zamanının bütün ilim dallarında kendini çok iyi yetiştirdi. Büyük medreselerde dersler okuttu, çok talebeler yetiştirdi. Görüşleriyle, düşünceleriyle ve eserleriyle geniş halk kitleleri üzerinde derin etkiler bıraktı. 66 yaşında Konya’da vefat etti. Mezarı Konya’dadır. Mevlana, insanların eğitimi üzerinde önemle dururdu. O, güzel ahlaklı insanlardan oluşmuş huzurlu bir toplumun eğitim sayesinde mümkün olacağını belirtmiştir. Mevlevilikte “sema” töreninin önemli bir yeri vardır.

Sema: Ney ve nısfiye gibi müzik aletleri eşliğinde elleri iki yana açıp dönerek yapılan zikir.

Mevlana Celaleddin Rumî’nin Önemli Eserleri: Mesnevi, Divan-ı Kebir, Fîhi mâ fih.


Mevleviliğin Önemli Bazı İlkeleri:

» İnsanları sevmek ve hoşgörülü olmak
» Başkalarının ayıplarını yüzlerine vurmamak
» Din, dil, ırk ayrımı yapmadan bütün insanları sevmek
» İnsana değer vermek
» Gönlümüzü kötü huylardan arındırmak
» İbadetleri samimi bir şekilde yerine getirmek
 

*Alevilik-Bektaşilik

 
Alevilik: Alevi, Hz. Ali’yi seven, onun taraftarı olan demektir. Alevilik ise Peygamber Efendimizin vefatından sonra Hz. Ali’nin halife olması gerektiğini savunan ve Hz. Ali’yi sahabelerin en faziletlisi olarak gören düşünce akımıdır.

Bektaşilik: Bektaşilik, büyük Türk-İslam düşünürü Hacı Bektaş-ı Veli’nin görüş ve düşüncelerine dayanan tasavvuf ekolüdür.

Bu iki düşünce akımı Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve on iki imam sevgisini temel aldıkları için zamanla birlikte anılır olmuşlardır.


Alevilik-Bektaşiliğin Ayırt Edici Özellikleri:

» Alevi-Bektaşi kültüründe Hz. Ali cesareti, kahramanlığı ve Peygamber Efendimize olan yakınlığı nedeniyle çok önemli bir yere sahiptir.
» Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ev halkı anlamına gelen ehl-i beyt de Alevilik-Bektaşilik’te çok önemlidir. Alevi-Bektaşiler ehl-i beytin mensupları olan Hz. Ali, eşi Hz. Fatıma (Peygamberimizin kızı) ve onların çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e (Peygamberimizin torunları) büyük bir sevgiyle bağlıdırlar.
» Alevi-Bektaşiler Hz. Ali’nin soyundan gelen on iki imama da büyük bir sevgi ve saygı gösterirler. On iki imamın yolundan gidilmesi gerektiğine inanırlar.

Cem: Alevi-Bektaşi ekolünde dede, pir veya mürşit denilen manevi liderler yönetiminde ve belli kurallar çerçevesinde yapılan dini tören.

Başlıca Cem Törenleri:

» Yılın ilk cemi olan “Abdal Musa cemi”. Bu cem her yıl sonbaharda küskünlerin barıştırılması ve toplumsal barışın sağlanması için yapılır.
» İşlediği bir suç nedeniyle düşkün ilan edilen ve toplumdan dışlanan birinin tövbe etmesi ve kul haklarını ödemesi üzerine yapılan “düşkünlükten kaldırma cemi”.
» Vefat eden birinin vefatının yedinci veya kırkıncı gününde kurban kesip lokma dağıtmak suretiyle yapılan “dârdan indirme cemi”.

Cemevi: Cem törenlerinin yapıldığı yer.

Razılık ve Kul Hakkının Sorulması: Üzerinde kul hakkı olan bir kişinin Alevi-Bektaşi inancına göre cem törenine katılması uygun görülmez. Cem töreninin başında dede insanlara birbirlerinden razı olup olmadıklarını sorar. Birbirlerine haklarını helal etmelerini, küskünlerin barışmasını ister. Sonra orada bulunanlar tarafından haklar sahiplerine iade edilir, helallik alınır. Bu uygulamaya razılık ve kul hakkının sorulması denir.


On İki Hizmet: Cem töreni yapılırken yerine getirilmesi gereken hizmetlere denir. Bunlar aşağıda belirtilmiştir.

Dede: Cemi yöneten manevi önder.
Rehber: Dedenin önüne postu serer. Cemde düzeni sağlar, dedeye yardım eder.
Gözcü: Cemin sessiz ve sakin geçmesini sağlar.
Çerağcı: Cemevindeki aydınlatma araçlarını yakar.
Zakir: Cemde tevhit, düvaz-imam, mersiye, nevruziye ve miraçlama okur. (Miraçlama: Peygamber Efendimizin miraç yolculuğunu ve dönüşünde kırklar meclisine uğramasını anlatan şiirler.)
Süpürgeci: Cemevinin temizliğini yapar.
Sakacı: Ceme katılanlara su, şerbet dağıtır.
Sofracı: Ceme katılanların getirdiği yemekleri toplar ve dağıtır. Kurbanların kesilmesinden ve dağıtılmasından sorumludur.
Semahçı: Semah dönülmesine öncülük eder.
Peykçi: İnsanları cem töreninden haberdar eder.
İznikçi: Ceme katılanların ayakkabılarını düzenler.
Bekçi: Ceme katılanların evlerinin güvenliğini sağlar.


Semah: Cem törenine katılanların manevi coşku halinde kendilerinden geçerek ilahi aşkla ayakta dönmeleridir. Semah bağlama eşliğinde ve kadın-erkek birlikte yapılır. Semahın figürü olan sağ elin ayasının yukarı, sol elin aşağı bakmasının anlamı, “Hak’tan alır, halka veririz. Kendimize hiçbir şeyi mal etmeyiz.” demektir.


Musahiplik (Yol Kardeşliği): İki ailenin birbirlerine ölünceye kadar yol kardeşi olma sözü vermeleridir. Aileler anlaştıkları zaman müsahiplik cemi düzenlenir. Bu anlayış Peygamberimizin hicretten sonra ensar ile muhaciri kardeş ilan etmesine dayanır.


Dua ve Gülbenkler: Alevilikte duaya gülbenk denir. Bu inanç sisteminde insanlar içlerinden geldiği gibi Allah’a yalvarırlar. Cemevlerinde ise dua ve gülbenk dedelerin eşliğinde okunur.


Hızır Orucu: Alevi-Bektaşi kültüründe şubat ayının 13. 14. ve 15. günlerinde tutulan oruç.